Coşku

Bayağı coşkular, çocukça çılgınlıklar anlatıyorum sana bir sürü, biliyorum. Bundan utanmam gerekirdi, ama, hayır, utanmıyorum, çünkü sana olan aşkım bu çocuk taşkınlıklarındaki gibi arı ve tutkulu olmadı hiçbir zaman. Seninle, ancak yüzümü bilen seninle o zamanlar nasıl yaşadığımı saatlerce, günlerce anlatabilirdim. Merdivende seninle karşılaşıp da kaçınma olanağını bulamayınca, o ateşli bakışlarından korkar, suya atılmaya giden biri gibi başımı önüme eğer, koşarak önünden geçerdim. Tüm bunlar yanaklarımın kızarıklığını senden saklamak içindi… Senin çoktan unuttuğun bu yılları saatlerce, günlerce anlatabilirdim; yaşam takviminin her sayfasını tek tek çevirebilirdim; ama canını sıkmak, kafanı karıştırmak istemiyordum. Yalnız çocukluğumun en güzel serüvenini anlatmak istiyordum sana; rica ederim, basitliyle alay etme. Benim için sonsuz bir mutluluk olmuştu bu o zaman.

Stefan Zweig (Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu)

Merhaba!🙂

Yakın geçmişte okuduğum ile giriş yapmak istedim. Okuduklarımın beni götürdüğü yerlerden hep bahsediyorum zaten ama götürüp bıraktıkları oluyor bazılarının, bunda da öyle oldu yer yer. Yukarıdaki paragrafta ve devamında örneğin. Sonrası hep aynı hikaye; Ne şanslı çocuklardık biz ile başlayıp, peki ya bizim çocuklarımız öyle olabilecekler mi ile devam eden.

Bu sene okulumuzun önerisi ile okuduğu bir kitap vardı Naz’ın, sosyal medyada paylaştım hatta. Yazın köylerine giden ama kışın bizler gibi şehirde yaşam süren bir ailenin, çocuklarıyla öyküsü. Köy hayatı Naz’a ne kadar cazip, eğlenceli, özenilesi gelmişti. Bizim gidecek bir köyümüz olmadığına hayıflanmıştı hatta.🙂

Velhasıl şanslıydık be biz bakmayın. Samimi duygularımızı ortaya sermek için daha çok fırsatımız vardı. Salıncağın hızı, bisikletin sürati sırasında duyduğumuz yürek pırpırı paha biçilmezdi. O coşkuyu o kadar çok şeye taşımayı ilke edinmiş gibiydik ki, aşklarımız, arkadaşlıklarımız, dostluklarımız her şeyimiz bir başkaydı.

Mevzu an itibarıyla çok derin bende, aşk ile başlayıp, her tür manevi değer ile bütünleşen.  Artık telaşlarda herkes. Her şey öyle hızlı akıyor ve değişiyor ki. Yüzleşmeye çok az insanın isteği ve fırsatı var gibi. Yüzleşmekten kaçılan her an, gerçeklerden kaçılan her an, başka bir gerçeklik yaratıyor insan, ben ona başka dünya diyorum. İşte sonra bu başka dünyanın insanları ile birlikte olup, bir şeyler paylaşmaya soyunuyorsunuz. 

Duydunuz ama inanmadınız?  

Sözünü ettiğim bir denklik beklentisi değil. Asgari müşterek filan da değil. Kişinin özüne olan mesafesi, özüne mesafeli olan kişi ile de bir başka kişinin doğal olarak sağlıklı bir iletişim kuramayışı, akan bir ilişki içine giremeyişi. Olması çok olası ve beklenen değişimleri gözeterek cümlelerimi temize çekebilirim ve diyebilirim ki, bu sebeple hep az insan az eşya çok makbul deniyor..

Türkiye’de yaşayanların pek çoğunda olduğu gibi benim de kafam çok karışık şu sıra. 10 dakikada bir değişen ülke gündemine adapte olmaya çalışmak, akan ile akmak, anı yakalamak, anne olduğunu unutmamak, kadın olduğunu unutmamak, insanım bennnn diye haykırmak, işi gücü kovalamak, gelecek için endişe halinde olmak, eğlenmek, eğlenilecek zaman mı demek, hepsini boş vermek, unutmak, konsantre olmak, daha çok okumak, başa sarmak.. Daha sayarım da size acıdım. 

Değiştiremeyeceğim durumlar ile karşı karşıya kaldığımda bir rahatlık geliyor bana. Akıl mı öncelik kazanıyor bilmiyorum çünkü duygularım kaybolmuyor. Yine üzülüyorum, yine kaygı taşıyorum falan filan sadece sıra değişiyor. Bu büyük bir konfor, başta kendimi sonra etrafı çok rahatlatan bir şey. Gündemde kalıp, korku ve kaygı salmamak. Bunu fazlasıyla yapan var zaten. Hepinizin çok çok çok iyi bildiği üzere, çocuklar kötü duyguyu daha kolay ve çabuk kapıyorlar, emiyorlar. Ben sınıfa girdiğimde “Öğretmenim neden mutlusunuz?” diyen çocuğa da, evde bana “Anne niye neşelisin?” diyen Naz Çocuğuna da hiç denk gelmedim ama tam tersi sorular gelmiştir.

Naz Çocuğu demişken, canım kızımdan laf açılmışken.. 

Hemen kayıtlara geçsin madem; Canpare Naz, tüm sene hem okulu, hem konservatuvar sınavlarına hazırlığı, hem koro çalışmalarını birlikte sürdürüp, Haziran ayında katıldığı iki basamaklı sınavları geçerek İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Yaylı Çalgılar Bölümüne girmeye hak kazanmış ve Çello su ile yollarını birleştirmiştir! :) Biz Haziran’dan bu yana muhtelif şekillerde kutladık zaten ama Nazannesi’nde yer almayacak bir bilgi olarak düşünemiyorum bunu.. ;)  İsteklerine ulaşmak için önce aşk sonra sabır sonra çaba diye o bana ben ona hep hatırlatıp durduk.

İkimiz için de farklı farklı şeyleri öğrendiğimiz bir sene oldu bu sene. Planlı hareket edebilme becerilerimizi pekiştirdik her birimiz. Çünkü İstanbul gibi karmaşık bir şehirde zamanı doğru kullanmayı başarmak zaten yaptığın işte başarılı olmanın en büyük kısmı bana kalırsa. Kendine vakit ayırabilmenin değeri de daha başka oluyor böyle olunca. Boş işlere ve kişilere asla zaman harcamıyorsun. Aylaklık edeceksen, kendi keyfin için ediyorsun, kimsenin lafı ile hareket etmekten zaten haz etmem fakat koşullar seni öyle bir yere getiriyor ki sadece sen ve senin hayatın ve kararların ve yapacakların. Naz’da bu küçük yaşında bunun öyle ya da böyle deneyimledi.

Olmasaydı ne olurdu? Geçen bir arkadaşım diyor ki, ” Naz çok sevinmiş, iyi ki oldu, ya olmasaydı?”

Tek derdimiz bu olsun ile başlardı o teselli..

Kader midir onun adı, kısmet midir bilmem? Biz mi çizeriz onu, çizerken o bize çelme takar, göz mü kırpar karışmam. Ama yürekten inandığım şey, hayırlısı ya da hayırlı olmayanıdır. Ayaklarımı mutluluktan yerden kesen insanların bazılarının yüzlerini görmüyorum şu an. Seslerini anımsamakta zorlanıyorum hatta. Hayırlısı değilmiş. İçini daha da doldururdum, zorlanacağımız yönündeki varsayımlarla. İnsanoğlu üzüntüye, kedere, hayal kırıklığına en dayanıklı, tek dayanıklı tür. 

Bodrum’u unutur muyum?

Uzun süre bal&kaymak bir tatil yaptık. 

Seviyoruz Bodrum’u, nokta. 

Ömrüm uzamış, yaşım küçülmüş dönüyorum oradan.😉

Dinginleşiyorsun fakat eser miktarda sosyalsin de aynı zamanda. Evo daha ne ister. Senenin 4 ayını orada geçirebiliyor olmaktan başka!!! Tüm ailenin huzurlu ve keyifli olduğu, insanların birbirlerine giyim/kuşam şovu yapmadığı, iki parmak arası, birkaç elbise, şort/gömlek ile ayı geçirdiğin, doyasıya okuduğun, birbirinden güzel koylarda ve mekanlarda güneşi batırdığın, harika bir yerde güne aydığın, en taze şeyler ile beslendiğin, temiz bir hava soluduğun, pırıl pırıl bakmaya doyamadığın bir denize girdiğin, şehir istiyorum dediğinde al sana şehir, inziva deyince alası olan bir tatil..

Hep bekle ve hep sakla bizi e mi? 

Coşkunuz eksik olmasın.

E.

Ps: Çello demişken, bizim evde tüm sene çalan albümlerden biri ve ondan sevdiğim bir parça..

 

 

 

 

 

Sevgi

Okuduklarımı çok defa altını çizerek okurum, dönüp okuduğumda bana o günümü anımsatıp, bugün neredeyim daha iyi göstersin, şimdiden sonrasına da yeniden eşlik edebilsin diye. Bazı kitaplar ise altını çizmeye fırsat vermiyor, elinde kurşun kalem ile kalıyorsun öylece. Baştan sona her satırı çizebilirsin çünkü, her satırda gözlerinin içini parlatacak bir şey bulabilirsin çünkü. Bu belki birazda okumayı sevmek ile ilgili. Aşağıdaki alıntı da, bir zaman önce okuduğum Don Miguel Ruiz’in ‘Dört Anlaşma’ kitabından. Sadık kalmanın dayanılmaz hafifliğini yaşamak istediğim o şahane ‘dört anlaşma’. (o bir mertebe gerçekten, erişmesi tam olarak hiçbir zaman mümkün olmayacak sandığım ama zamanla hayatıma kattığım ve kattıkça çok mutlu olduğum) 

Ben kısa yoldan her arızalı davranışı sevgisizliğe bağlasam ne olur ki? Ne güzel olur.🙂

Samimi görüşüm bu aslında.

Bir dönem sevgi pıtırcığı hareketlerinden usanmıştım. Tıpkı bizi durmadan içimize döndüren, işini bilip, bilmezler gibi, sevgi içimizde, o içimizde, bu içimizde. Ona bak sev, buna bak sevin, coş, coştur filan derken, denirken benim inadına onlara boş işler bunlar diye kabalık edesim geliyordu. Niçin böyle hissediyor olduğuma çok sebep sayabilirim, en yalın sebebi yanlış dil kullanımıydı. Bu kadar temel bir gereksinim için, lafı dolandırmanın alemi yok, ağdalı ifadelere de hiç gerek yok. Madem bir öz var bahsi geçen, ondan kopmamalı.

Bu kitaptaki dil derdini anlatmayı başarmışlardan.

İnsanın da böylesi makbul değil midir sizce?

Bence öyledir.

Derdini aktaramayan, aktarmadan anlaşılmayı bekleyen, anlaşılmayınca gerginleşen insanlarınız oldu mu hiç? O yüzden sevgi gerek demek istiyorum işte. O yüzden bence hepimizin her türlü sıkıntılı, sorunlu, arızalı, marazlı neyi varsa altında ‘sevgi’ ile ilgili bir şeyler yatıyor. Sevginin tanımı örneğin? Sevmek deyince ne anladığımız, birini nasıl sevdiğimiz ve aynı birinin bizi nasıl sevdiği, örtüşüp örtüşmediğimiz? Bunun beklentilere açılan kapılarını varın siz düşünün. Sevginin ifadeye gelişi, davranışa dökülüşü. 

En sevilmez bulduğumuzun aslında en çok sevilmeye gereksinim içinde olduğu gerçeği. Ya da en hırçın ve içe kapanık zamanlarımızın istisnasız en fazla ilgi ve sevgi beklediğimiz zamanlara denk geliyor oluşu.

İçindeki kötüye hakim olamayan insanları sevmek? En zorlandığım kısım buralar. Bakışlarında yakaladığım samimiyetsizlik, belki kıskançlık, haset ve daha bir dolu beni aşağılara çeken duygu ve düşüncelere de sevgi ile yaklaşmak, sevgi ile karşılık vermek? O size laf çarpmak için fırsat kollarken sizin ona sevgi dolu bakışlar eşliğinde, ağzınızdan bal akıtmanız. Sanki imkansız. Ama baktığım yönü tayin edebildiğime göre, görmek istediğim üzerinde de tartışılmaz bir gücüm var. Bu halleri çözebilmenin ilk adımı onları da çoookkk seviyorum değil benim için, onları da anlıyorum. Bence anlayabilmek de sevgi dolu bir davranış. Sevmenin de çok çeşitli şekilleri var derken bunlar da tezahür edişlerine giriyor. 

Değişime açık olmak..  Herkesle ama istisnasız bu dünya üzerindeki herkesle ilgili  hislerimin duruma göre kısmen ama görüşlerimin değişmesini seviyorum. Bunu artık çok doğal buluyorum. Sadece ailem, akrabam, çok yakınım diye noksanları görmezden gelmeyi, olmamışları onun yerine yapmayı, ona kılıf uydurmayı samimi bulmuyorum. Çünkü bu karşı koymadığımı, akışta olduğumu gösteriyor, direnç gösterdiğimiz süreçler kendimizi çok güçlü sanıyoruz belki ama içten içe parçalandığımız süreçler o süreçler çünkü akmıyoruz, her şeyin tıkalı olduğu zamanlar o zamanlar ve kendimiz kendimizi kurcalamayı öğrenmişsek bir kere günler ile sınırlı sürede hemen fark ediyoruz ki, dilimize dolanıyor önce sevgisizlik. Nasıl mı? Örneğin daha eleştirel olmaya başlıyoruz. Çok sevdiklerimizden daha az sevdiklerimize dek çok daha eleştirel. Kışkırtmalara daha açık hale geliyoruz böyle zamanlarda çünkü. Kendimizi de olumsuz duygularla yüklemeye hazırız, çevremizdeki negatifi hortumlamaya da. Yapacağımız en makul şey durmak. Durmayı, sakinlemeyi bilmek, sabit kalabilmeyi becermek.  

Büyük şehir dayatması ve kuşatması altında yaşarken, ağızdan çıktığı kadar kolay harekete dökülemiyor her şey ne yazık ki. Sevgisizliğine en güzel kılıfı yine o en sevgisizler dikecekler çünkü. Ve o kılıf o kadar cuk oturacak ki belki siz diyecek söz bulamayacak hatta bunu mevzu ettiğiniz, düşündüğünüz için ondan daha sevgisiz hissedeceksiniz kendinizi. Hep aralarda kalacak, düşündükleriniz ve hissettikleriniz için çok kere pişman olacak ve bu gelgitlerinizle uzun çok çok uzun vakit kayıplarına uğrayacaksınız. 

İyi ki..

Size konuları ve kelimeleri paçozlaştırmış insan muamelesi yapacaklar belki, tüm iyi niyetli yaklaşımlarınızla bir şeyler anlatmaya çalışırken, hiçbir şey anlatamadığınız gibi niyetinizin iyiliği de sorguya tutulacak belki. 

Olsun. Siz her zaman görmek istediğiniz o rüyaya odaklanmaya devam edin.😉

ps. ve bu şahane parça.. bana gelsin..🙂

E.

https://www.youtube.com/watch?v=KcTEQnaFePU

 Sevgi Duası

Birlikte güzel bir rüyayı paylaşacağız. Her zaman görmek isteyeceğiniz bir rüyayı.

Bu rüyada ılık, güzel bir yaz günündesiniz. Kuşların, rüzgarın ve minik ırmağın sesinin işitiyorsunuz. Irmağın kıyısına gidiyorsunuz. Kıyıda yaşlı bir adam meditasyon yapıyor. Yaşlı adamın başının üzerinden rengarenk bir ışık yayıldığını görüyorsunuz. Onu rahatsız etmemeye çalışıyorsunuz. Ama o varlığınızı hissediyor ve gözlerini açıyor. Gözleri sevgi ve kocaman tebessüm dolu. Ona bu rengarenk ışığı nasıl yaydığını soruyorsunuz. Size de bunu yapabilmeyi öğretmesini istiyorsunuz. O da, uzun yıllar önce aynı soruyu kendi öğretmenine  sorduğunu söylüyor.

Yaşlı adam size hikayesini anlatmaya başlıyor:

“Öğretmenim göğsünü açtı, kalbini dışarı çıkardı ve yüreğinden güzel bir alev aldı. Sonra benim göğsümü açtı, yüreğimi dışarı çıkardı ve küçük alevi içine yerleştirdi. Yüreğimi yeniden göğsümün içine koydu. Yüreğim içine girer girmez yoğun bir sevgi hissettim. Çünkü yüreğime koyduğu alev kendi sevgisiydi. Bu alev yüreğimde büyüdü, büyüdü kocaman bir ateş oldu. Bu ateş yakmıyordu ama dokunduğu her şeyi arındırıyordu. Ateş bedenimin her hücresine dokundu ve hücrelerim bana Sevgiyi geri verdi. Bedenimle bir oldum ama Sevgim daha da büyüdü. Bu kez ateş tüm duygularıma dokundu ve tüm duygularım güçlü ve yoğun Sevgiye dönüştü. Ve kendimi bütünüyle ve koşulsuz sevdim. Ama ateş yanmaya devam ediyordu. Sevgimi paylaşmaya ihtiyaç duyuyordum. Sevgimi ağaçlara dağıtmaya başladım. Bir parça Sevgi koyduğum her ağaç bana Sevgiyi geri verdi. Ağaçlar ile bir oldum. Ama Sevgim yine durmadı, daha da büyüdü. Bir parça Sevgimi, her çiçeğe, çimene, toprağa verdim. Onlar da bana sevgilerini verdi. Ve bir olduk. Sevgim daha da büyüdü, büyüdü, büyüdü ve dünyadaki her hayvana Sevgimi verdim. Hayvanlar bana Sevgiyi geri verdiler ve Bir oldum. Ama Sevgim büyümeye devam ediyordu.

Sevgimi her kristale, her taşa, metale, suya, okyanusa, nehirlere, yağmura, karaya, havaya, rüzgara verdim. Her şey bana Sevgiyi geri verdi. Ve onlarla Bir oldum.

Sevgim büyümeye devam etti.

Başımı gökyüzüne çevirdim. Sevgimi güneşe, yıldızlara, aya verdim. Onlar da bana Sevgiyi geri verdi. Güneşle, ayla, yıldızlarla Bir oldum.

Sonra Sevgimi parça parça her insanın içine koydum. Ve tüm insanlıkla Bir oldum.

Nereye gidersem gideyim, kiminle tanışırsam tanışayım, her bir insanın gözlerinde kendimi gördüm. Çünkü ben her şeyin parçasıyım. Çünkü ben seviyorum.

Ve yaşlı adam göğsünü açarak yüreğini çıkarır, yüreğindeki bir alevi sizin yüreğinize koyar. Artık siz de her şeyle Birsiniz; rüzgarla, suyla, yıldızlarla, doğayla, hayvanlarla, insanlarla.

Yüreğinizden yayılan sıcaklığı ve ışığı hissediyorsunuz. Başınızın üzerinden rengarenk bir ışık yayılıyor. Sevginin ışığını yayıyorsunuz ve şöyle diyorsunuz;

“Evrenin yaratıcısı. Bana yaşam denilen armağanı verdiğin için teşekkür ediyorum. Gerçekten ihtiyacım olan her şeyi bana verdiğin için teşekkür ederim. Bu güzel bedeni ve zihni deneyimleme imkanı verdiğin için teşekkür ederim. Tüm sevginle, saf ve sınırsız ruhunla, sıcak ve parlak ışığınla içimde yaşadığın teşekkür ederim. Gittiğim her yerde sevgini paylaşmak için, sözlerimi, gözlerimi, yüreğimi kullandığın için teşekkür ederim. Seni olduğun gibi seviyorum çünkü ben senin yarattığınım. Kendimi olduğum gibi seviyorum. Yüreğimdeki sevgiyi ve huzuru hep korumama yardım et. Bu sevgiyle yeni bir yaşam yaratmaya ve hayatımın geri kalan döneminde sevgiyle yaşamama yardım et.    

 

 

Kabuk değiştirme

Canım kızım ve satırlarıma ulaşan tanıdıklarım, tanımadıklarım;

Yine “Bak içime gör beni” tadında bir yazı ile çıkıyorum karşınıza, o sebeple kızıma seslenerek başlamak istedim.:)

2016 kartpostal gibi başladı. Müthiş bir zamanlama ile başlayan kar yağışı büyük şehir insanı için yer yer sancılı olduysa da kabul edelim hepimiz bir coştuk, heyecan yaptık, sevindik, çocuklarla yarışırcasına. Tüm sevdiklerime bu coşkunun devamını diliyorum, benim için, ailem ve sevdiklerim için gönlünüzden ve zihninizden geçirdiğiniz her şeyin sizin için de karşılık bulmasını diliyorum.

Kendi adıma birkaç sene önce başlamış olan “kabuk değiştirme” durumunun sanırım son evresine, finaline gelmiş bulunmaktayım. Sancılı olan evreyi tamamlamış, 2012 ve 2013 yıllarını sancısız ama bol öğretili, 2014 yılını ise pekiştirmeli geçirmiştim. 2015 ise artık zirveye oynadığım sene oldu.🙂 Evet zirveye oynamak dedim. İnsanın belirlediği bir zirvesinin olması ve bunu dünyevi hırslardan arınarak yapabilmesi çok özel bir durum. Sahip olma arzusundan ırak sadece kendiyle meşgul olabilmek ve kendi içinde, en içinde bir zirve belirlemek yani. Bunun kendiyle yarışmak gibi klişelere kurban gitmemesini umarım. 

Kendini kabul etmenin aşamaları var, kendini inkar etmenin de öyle. Kendiyle uğraşırken insan bu ikisi arasında daha sık gidip geliyor ilk zamanlar. Kendine kondurmak, sevdiklerine kondurmak istemedikleri oluyor. Ah en çok o konduramadıklarınızdan çıkıyor ya her şey neyse.😉  Çok inandığım bir olma, olmuş olma hali benim “kabul”, fakat her nedense hep olumsuz algılanıyor. Yetersizlik ile iç içe geçiyor sanırım. Artık yapacak şey kalmayınca son seçenek olarak kabulleniyormuşuz gibi, son seçeneğimiz buymuş gibi.  Ben nedense bu şekilde görmüyorum kendini kabul etmeyi,  koşullarını, hayatını, yaşamdaki yerini kabullenmeyi. Çok öğretici bir deneyim olduğunu, bilakis şanslı insanların kabullenmeyi öğrenebildiğini düşünüyorum. Herkes öğrenme şansına sahip değil, herkes doğru zamanda doğru karşılaşmaları yakalayamıyor, işte o yüzden kabullenebilmek, bunu öğrenebilmek büyük bir şans.

Neyi kabulleniyor olduğumuz, neye karşı sakin kalmaya devam edebildiğimiz öğreneceklerimizin yoğunluğunu belirliyor. Bazen çok üst üste benzer tasarımlar düşüyor önümüze. İlişki tasarımları. Aynı şeyleri belirli aralıklarla niçin deneyimlediğimizi sorgulatıyor bize. Tam olmamışsak, hamsak hala, sızlanmaktan, şikayet etmekten, dertlenmekten, sıkıntının kaynağına inemeden kayboluyoruz. Kim bilir belki bir tık daha olgunlaşmış, kendini sakinleştirmeyi başarmış biriysek nedenleri daha etraflıca ama önce mutlaka kendimizden başlayarak çözmeye çalışıyoruz. Benim son yıllarım biraz böyle geçti işte. Kendimle çeliştiğim, çok haklı bulduğum, yerden yere vurduğum, yücelttiğim anlarım oldu hep.  İnsanın kendini yüceltebildiği kadar, sevebildiği kadar didiklemeyi de bilmesi, öğrenmesi gerek aslında. Kendimizle kurduğumuz ilişkinin rengi ötekilerle de girdiğimiz ilişki renginin tonunu belirliyor çünkü.

Bana büyürken -büyürken dediğim son yıllardaki büyümemden söz ediyorum- hep böyle oldu gerçekten.  Açtığınız algı ve fazla farkında olmak sıkıntı bunu kabul etmek gerek, hep bir adım önde olmak ve karşı tarafın bir sonraki hamlesini bilmek demek, neyi neden yaptığını ve dediğini bilmek demek. Yanılma payını da hesaba katacak olursanız bu zaman zaman insanı bencilliğe zaman zaman ise yalnızlığa sürüklüyor ama tatlı bir yalnızlığa. Yakın uzak fark etmez çevrenizdeki insanların kontrolsüz duygularına vakıf olmaya başlıyorsunuz, size karşı olan kontrolsüz dürtülerine, duygularına. Tabi bunların bir kısmı ilk anda hoşunuza gitmiyor. Ummadığınız birinin ummadığınız manevralar ile sizi acıtmak istemesi yadırganır bir durum her ne olursa olsun. Fakat gelin görün ki, kendini parçalara bölüp, deşmeye soyunmuşsanız böyle şeyleri bile olgunlukla karşılayacak kıvama geliyorsunuz. İçinizden keşke ona anlatmanın bir yolu olsa diye geçiriyorsunuz önce fakat sözcük avcısı bu insanların iyi niyetlerinden de şüphe etme aşamasına gelmeden koruma kalkanı oluşturmak ve yapmaya çalıştığı şeye kesinlikle prim vermemek üzere yerinde soğumaya bırakıyorsunuz..

Şimdi satır satır yazıyorum, bilmiş bilmiş konuşuyorum, ilmek ilmek her konuyu bağlıyorum ya hiçbiri kolay olmadı demek istiyorum. Kolay olmuyor öyle. Büyümeye itiraz etmekle, bana ne bana ne demekle, amaaan hiç uğraşamam demekle hele hiç olmuyor. Ne kadar küstahsanız o kadar geriliyor, ne kadar büyük bir burnunuz varsa o kadar cüce yürekli kalıyorsunuz ne yazık ki. Bunu haykırıp öğretmek, göstermek istiyor insan bazen. Neyse ki sadece bazen.🙂

 İnsanın dilindeki ile sürdürdüğü yaşam ne denli birbirine paralel olabiliyorsa o kadar sağlıklı oluyor kendi de,  ilişkileri de. 

Kabuk değişimi pat diye olmuyor. O kabuk değişirken çatlıyor, kırılıyor sağa sola parçaları saçılıyor, dökülüyor kimi parçayı sahiplenmek istiyorsun, peşi sıra sen de gidiyorsun, kimisini süpürüp temizlemenin derdine düşüyorsun, kimisini fark etmiyorsun bile. Doğalında olan değişim ise tadından yenmiyor, pat düşüyor, alttan yenisi çıkmış geliyor, her şey olması gerektiği gibi acı sızı yok, bir nefes alıyorsun ve..

Ben yıllardır bu değişimi gün gün yaşadım, yaşadığım yetmedi, yaşadığımı hissettim, bu o kadar sızılı bir süreç ki ancak çok benzer bir yoldan yürümüş biri ne demek istediğimi anlayabilir. O kadar çok şeyi aynı anda sorgularken bulduğum oldu ki kendimi, uzun yıllardır yapmaya aşina olduğunuz ve doğruluğundan zerre şüphe etmediğiniz şeyleri düşünün ve aslında hiçbirinin bir amaca, iyiliğinize hizmet etmediğini..

Eskiye gittim bunları yazarken ister istemez fakat geldiğim, gelebildiğim noktayı anlatabilmek için  ta oralara gitmem gerekiyordu. Sabırla atılan adımları, geçilen yolları, çok uzakta gördüğüm manzaralara olan erişim engellerimi ama her şeye ve herkese rağmen inanıyor oluşumu anlatmam gerekiyordu.

Çok eğleniyor, çok gülüyor, çok şamata yapıyoruz. Çok açık ve net benim hayatımın büyük bir bölümünde böyle bir kısım var ki, tanrı daim kılsın.. Ama kaynak gösterebileceğim yer gene bu yürünen yollar, didiklenen kendimdir diyebilirim artık.. Zevkle, gururla..

Adımın hakkını verdim, darısı başınıza demeliyim.

Tüm sevdiklerim dilerim yaşamlarının, alın terlerinin, emeklerinin, isteklerinin, hedeflerinin, değerlerinin hakkını verebilecekleri bir hayata yelken açabilsinler, yol aldıklarını görüp, lafta değil gerçekte ileriye bakabilsinler. Anılar çok kıymetli, anılar çok güzel ama an paha biçilmez, bu bilinç ile yaşamak ise ayrıcalık.

Hepinize yürekten “iyi” yıllar.. 

E.  

İstemeyi bilmek gerek

Eveeeeet senenin istek listesi zamanında size görünmeden 2016 olacak mı sandınız? Asla! Öyle olur böyle olur, gazete gibi her gün basıma girdiğim zamanlarım olmuştur, gün aşırı olmuştur, haftada 3 gün ile tatmin olmuşumdur, her hafta yazayım kafidir, 15 de bir, ayda 1 yazı varsa daha nedir filan ama.. İstek listesi o ya da bu biçimde hep var olmuştur, olacaktır. Çünkü benim hayata baktığım yerden bakınca durum şudur; her yeni gelen yıl her şeye rağmen umut taşır. Evet dünyada çok çok kötü şeyler olmaktadır, daha da kim bilir neler olacaktır ama bizim daha karamsar ve daha karanlık olmamız hayatımızı da dünyamızı da daha iyi bir yere götürmeyecektir. Uzunun kısası, istek listesi şart.:))

İstek listeleri benim gibi 40 yaşını doldurmuş 41 kere maşallah partisine kendisini motive etmeye çalışan insanlar için, gene kendinden geçer. Önem ve öncelik sırası yaşama bakılan pencerenin manzarasına bağlı olarak değişkenlik gösterebilir elbette. Başlıyorum bakalım sizlerin liste ile çakışacak mıyız?! Aslına bakarsanız dünya turu yapmayı çok arzulamakla birlikte küçük bir çocuk annesi olduğum için bu isteğimi minnak hale getirilmiş olarak listeye sokuyorum.

Kendi ülkem başta olmak üzere, gezmek istiyorum. -şimdi oradan en başta sağlık demeyin, istek listesine onlar girmiyor:)-

Nefret etmeyi çok iyi “bilen” ve gelin görün çok da iyi, “bilmeyen” taklidi yapan insanları ayırt edebilme ve uzak durabilme yetimi geliştirmeyi istiyorum. 

Anne ve babama biraz daha fazla zaman ayırmayı istiyorum, onların benim kadar vakti olmadığını artık biliyorum.😦

Kendime acımadığıma, üzülmediğime, kederlenmediğime göre başkalarına da aynı şeyi yaptığımda gerisini hesap etmemeyi istiyorum.- hepimizin aklı, fikri, sözcükleri değerli.- 

Aslında bu kadar. Diğerleri zaten yapıyor ve yapmaya devam edecek olduklarım.. Gezebildiğim, nefreti iyi bellemiş, kendini de iyi gizlemiş olanlardan ırak olduğum, anne ve babama daha çok zaman ayırabildiğim, soğuk ya da duygusuz bulunabilme riskini göze alarak ilişkileri yapılandırdığım sürece benden mutlusu yok sanırım!

İstek listesinin sırrı ne biliyor musunuz? İstemeyi bilmek gerek!  Hepinize şimdiden mutlu yıllar diliyorum.. Güzel dileklerinizi, almış gibi oldum bile. :)  

Ps: Rudolph The Red Nose’u unutacağımı düşünmediniz heralde:)))) 05 December 2014 yazıma dönerseniz hatta her sene geriye bu zamanlara dönerseniz bir Rudolph çıkacaktır! İlki çocuklara ikincisi büyüklere, iyi yıllar..

E.

 

Bir Sabun Köpüğüdür Hayat

İhmallerdeyim değil mi yine? -dişleri çıkmış surat- 

Oldu oluyor bir şeyler, beterinden koruyana çok şükür, yola devam, hayata devam.  Çok kısa ve bir o kadar içten merhaba diyeceğim.. Haftanın 7 günü birbirinden hareketli geçiyor. Yorulduğumu anlamam bile zaman alıyor öyle diyeyim. Her renk var, her tat da. Bu sonbahar ile kumaşımız tüm sertliğine rağmen tuttu. Nobran mevsim değildir benim için sonbahar, gene öyle oldu.

Öğretiler vardı ya Lao Tzu ya da adını siz, biz, ben, o, bu, şu koysun, koyalım.. Okudukça öğreniliyor o ayrı, yaşadıkça pekişiyor bambaşka. Sıkı sınav verdiğimi düşünüyorum Eylül’den bu yana. Şimdiye dek öğrenip, benimsemeye çabaladığım her şey aslında senenin son çeyreğinde anlam buldu desem? Çünkü günlük kargaşa ve telaş ve sıkıntı ve tasa ve mücadele ve bıkkınlık ve işte o beni ben olmaktan çıkardığını düşündüğüm her şey aslında hiçbir şey’miş’.. O öğretileri heba etmişim diyeyim.:) Mühim olan gerçek sızı buradayım dediğinde çıkarıp kullanabilmekmiş. -Naz çocuğu bu sana not- Çaresizlik hissi pek gelmedi ama hep seri karar verme anlarım vardı, hoş hala öyle. Burada acı yaşanırken, oradaki mutluluğa sen dur diyemiyorsun ya da tam tersi. Annesin, öğretmensin, eşsin, dostsun. Hayat sadece senin üzüntülerin ile akmıyor. Sen annen için çok endişeliyken, başka bir arkadaşın başka bir şey yaşıyor o da o durum için çok kaygılı. Ne olacak insanlar sıkıntılarıyla baş etmek zorundalar diye bencil olmayı mı birincil sayacaklar? Hayır sızlanmamayı, yetmeyi ve yetinmeyi, andakini görmeyi öğrenecekler. Zaten pek çok ilişki bana kalırsa sınavını en çok buralarda veriyor. Bu çok ahenkli bir durum, bunu sevmek, anlamak gerek. Bütünün içinde hepsinin olduğunu herkes biliyor, ben de biliyordum bilmesine sadece bir uçtan bir uca bu denli deneyimlemek kısmet olmamıştı nicedir. Bu insanın anda kalıp tadını çıkarmasına yardımcı olan tek şey belki. Beklentiden uzak yaşamak da diyebiliriz buna. İpotekli mutluluklardan uzak durmak.

Çağın dayattığı hedeflere yönelik mutluluklardan uzak durmak. Burada kızıma birkaç bir şey yazmazsam olmaz..

Naz çocuğu; hani bugünlerde bazı şeyler bazen sana sınırlandırıldığın hissini veriyor ya aslında tam tersi seni özgürleştirmek için. Haklısın sana artık pek oyuncak almıyoruz sen de talep etmiyorsun garip bir şekilde.. Kötü mü oldu? Bence şahane oldu, hem tüketmeyerek özgürleşmeye -slogana gel- hem daha çok yaratmaya başlamadın mı? Sınırlı teknoloji kullanımın için ise alkışların en büyüğü sana, ben de eşlik edeceğim, İyonin sözü.🙂

Dayatma mutluluk demiştim.. Onu sessizce yerine koyalım. Biz gözümüzün içine sokulanı değil, pat diye oluveren şeylerden mutlu olmaya bakalım. Sevdiğimiz birinin bize KOSKOCAAAMAAAN gülümsemesini alalım içimize. Tanımadığımız da olur hem de çok güzel olur. Çünkü gerçek mutluluk beklenmedik ve bu pek minnak olanlarda.

Satırların ulaşabildiği herkese, yılın son çeyreğini gönüllerince geçirmelerini diliyorum.

E.

Sonsuzluk anda gizlidir ve sınırsızlığın enginliği ise atomla sınırlıdır. Atomu görmezden gelen, onu sadece bir atom olarak algılayan kişi, sınırsızlığın kendisini kaybetmiş olur. Ancak ve ancak en küçüğü araştırarak en büyüğü bulabilirsiniz.

Hayatın her bir anı önemlidir. Ve hiçbir an diğerinden daha az ya da daha çok değerli sayılamaz. Mutluluğu bulmak için belirli bir anı beklemek boşunadır. Bunun farkında olanlar her anı mutluluğa dönüştürebilirler. Doğru fırsat için bekleyenler ise, o fırsatın kendisini kaybederler. Yaşamın tamamlanması tek bir seferde elde edilemez, bu kocaman bir yığın değildir. Aksine, her bir anın içinde küçük parçalar halinde keşfedilecektir.

Bir zamanlar, bir bilge bedenini terk ettikten sonra öğrencilerine sormuşlar; “Üstadınız en çok neye değer verirdi?”

Öğrencileri cevap vermiş, “Yaşadığı her an, dahil olduğu her şeye.”

Okyanus küçük damlalardan meydana gelir. Ve yaşam da bireysel anlar içerir. Damlanın farkına her kim varırsa, okyanusun bütününü de öğrenecektir. Ve o anı deneyimleyen kişi yaşamın tamamını deneyimlemiş olur.

Bir Sabun Köpüğüdür Hayat

Osho

 

 

Çocuğu Tanımak..

İşin uzmanları dururken diye tevazu göstereceğimi sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz.:)))) Çok şükür şimdiye dek danıştığım kimseden kötü bir enerji ve memnuniyetsizlik ile ayrılmamışımdır ama kendinin uzmanı olmak da bir başka onu bilir ona inanırım.. Gerektiğinde bir danışan, insana yoldaş olabiliyor mutlaka o ayrı ama hakkını vererek yapılan anneliğin de eline kimsecikler su dökemiyor. 10 tane cümle var 10 senedir döndür dolaş, çalkala ay daral geldi işitmekten.. İmdaaaaat diye kaçasım var yemin ederim o cümleleri duyunca..

Kaliteli zaman deniyor ağlamak istiyorum.. Çocuğuna zaman ayıramayıp 40 dakika içinde dünyayı kurtardığını sanan bütün annelerin sığınağı olmuş net! Çalışan anne olup, her şeye yetebilmenin zorluğunu ben de vaktiyle yaşadım ama öyle yarım saatte mucize de olmuyor. 5 yılı aşkın zamandır kitapların aksine kalitesiz zaman ama gerçek bir hayatı paylaşıyorum ben kızımla. Hani şu “Soğan kavuruyorum kokarsın, gözün yanar, kapıdan söyle annecim.” denen geleneksel modeliyle.. Uzmanına göre vay vay vay başından filan savıyor bile olabilirim pekala.. :)) Oyun oynarken fenalık geliyor ve “Ayyyyh yeter sıkıldım Naz kalkıyorum..” deyip son veriyorum mesela.. Belki çocuk o an travmaya filan mı giriyor ne oluyor ama alıştı sonuç olarak!!!

Bakın başka bir cümle de, gözlerine bakarak konuşun hatta onun boyuna inin eğilin.. Zaten normal insanlar önemli konuları konuşurken birbirlerinin popolarına değil gözlerine bakar. Hee ben mesela anlatmaya bayılmayacağı bir konuyu Naz’a market alışverişini yerleştirirken anlattırırım hep yıllardır. Göz göze gelmek bir yana göz kaçıraraktan.. :))) Tabii artık büyüyor ve kurallar da yerini başka kurallara bırakıyor haliyle.. -gene uyamayacağım başka kurallara yani- Boyuna eğilmeye gelince o anne boyunun kaç olduğu ve bel ağrısına filan göre de çeşitlilik, esneklik gösterebilir!

En bayıldığım bir diğeri ise, Evet lerin Hayır Hayır ların Evet olmaması gerektiği.. Hayatımın hiçbir döneminde ‘ideal insan’ olamadım ki ben zaten anne olunca olayım.. Bence verdiğin sözü tutmak evet hayırların kıvraklığından daha önemli ve değerli. Zırt pırt bir evet bir hayır demekten bahsetmiyorum ama canım size hiç mi olmuyor? Ben bazen çok saçma salak şeylere evet/hayır demiş olabiliyorum ya da bazı annelere kıyasla daha kuralcı kalmış olabiliyorum  ve bunu fark edip yanlış düşünmüş olduğumu da belirtip değiştiriyorum. -sabit kuralımız değilse:)))))-  Derseniz ki çok mu şahane çocuk yetiştiriyorsun.. Yoo asla.. Ama hedef bu muydu?

Benim de herkes gibi esneyemeyeceğim yerler var, alanlarım var.. Onlarda da ne kitaplar ne başka aileler ne başka çocuklar zerre alakadar etmez beni.. Kendim yetişkin Evrim olarak nasıl yol alıyorsam kızımı da aynı şekilde büyütmeye devam ederim ve gıdım ödün vermem o kaidelerimden.. Doğru mu bilmem, yanlış mı bilmem, devam eder miyim evet, neden çünkü anneliğime güvenim tamdır, öyle de olmalıdır.. -tevazu sıfır, ego tavan!! yürü evooo!:))-

Hepsi bir yana bana kalırsa önemli olan çocuğunu tanımak. Yönlendirirken, görümcenin kızı da yolladı diye o kursa yollamak değil mesela.. Çocukların ilgi alanlarını biz ebeveynler belirliyor olmamalıyız kısmına da satır satır katılamıyorum. Şöyle ki, nasıl yemek yemesini, sofra adabını, görgü kurallarını, oturup kalkmasını, ve daha pek çok şeyi yaşadığı dört duvar arasında anne ve babasından öğreniyor ise el mecbur zevklerini oluştururken de onlardan ister istemez etkileniyor. Dayatma değil bunun adı çocuk o gerçekliğe doğmuş ve onunla yoğrulmuş oluyor. İstisnalar bir yana, pek çok sanatçı ebeveynin çocuklarının da o yolu seçmesinin sebebi – hatta pek çoğu hiç istemedik aslında filan da derler- budur. Aynı şey doktorlarda da vardır. Çocukları da doktor olmayı seçmiş hatta branşı bile anne ya da baba ile eş olmuştur.

Ay bitiremiyorum sanırım en iyisi bir başka yazıda yeniden dile geleyim ben pek sevdim bu konuda yazmayı..😉

Biz gibi -tanrı saklasın- olmadıklarını, bilgisayar çocuğu olduğunu söylediğimiz tüm yavrulara şahaneden şahane bir eğitim öğretim yılı diliyorum.. Kendileri olsunlar o da yetsin bize.. Çocuklar okula anneler kendine dönsün bakalım inşallah..

Sevgi sevgi sevgi..

E.

Aşağıdaki link Naz’ın Mayıs konser çekimlerinden Autumn Leaves.. Akıllı aygıtlardan açılabiliyor mu ben de çok emin değilim, geri bildirim de bulunursanız çok sevinirim.. Ve konser sırasındaki sevimsiz cep tel ve ipad görüntülerine bakıp hala sanattan zerre anlamayan insanlar olduğumuza şaşırıp, üzülmeyin olur mu? Zaman her şeyin ilacı..

Narin Balatalarım

Canım Naz an itibarıyla zor günler geçiriyoruz. Milletçe birlik ve bütünlük anlayışımızı yitirmiş durumdayız. Sen hangi yoldan gidersin, nerelere saparsın bilemiyorum ama milliyetçiliğini ön plana çıkaran bir ailede değil insanlığını ön plana çıkaran bir anne baba ile büyüyorsun. Yok yere insanların katledilmediği bir dünya hayal ettim şimdi senin için, keşke sadece hayal olarak kalmasa.. Yazımın gün koşulları ile ilgisi yok ama..

Güven ilişkilerin temelidir ve çok kıymetlidir, şüpheci insanlardan olma. Kazık yeme pahasına da olsa şüpheci olma. Temkinli olmak ile, mesafeli olmak ile şüpheci olmayı karıştırma, güvenmenin hazzını yaşa, paylaşmanın tadını çıkar. Bak annene 40 oldu hala sorguluyor, yaşam böyle bir şey. Sevgi değiştirir dünyayı ve insanları.🙂

 

Manidar ve sitemkar yazılarımı sonradan dönüp okuduğumda itici buluyorum ama insan taşıyor bazen, çok haklı görüyor kendini o a’nı yaşarken. Ben de böyle hissediyorum işte zaman zaman, sanırım en çok belli bir mesafeyi koruma durumlarım olan ilişkilerimde. Bir bakıma en sağlıklı ilişki tipi gibi görünürler gözüme hani içine almak istediğin kadar alır, almadığını kapının dışında bırakırsın. O beni zaten oldum olası alt eden ‘vicdan’ da hiç devrede değildir.

Fakat ne oluyor, nasıl oluyorsa bu insanların da bazılarıyla yakın olduğumuz anlar olur. O gelir en olmadık ayrıntıyı paylaşır sizinle, ilişkiye yüktür bu. Oralı olmamak seçeneği benim gibi duyarlı biri için pek mümkün olmuyor sanki. Yani sızı içinde sıkıntısını paylaşan birine sırt çeviremiyorum ben ve ilginç bir biçimde, “Beni seçti, aslında bu hoş bir şey, yardımcı olabilirim.” diye düşünüyorum. Sonra fark ediyorum ki seçili değilim ağzı kalabalık birinin, boş boğazlık etmek istediği bir vaktine denk gelmişim sadece. Eğer bu hasbihal edişler haddinden fazla zamana yayılırsa insanız sonuçta ben de bir iki paylaşıyorum kendimden, yaşama bakışımdan her neyse artık o an aklıma düşen..

Tesadüf bu ya en olmadık yerden çalınıyor kulağıma kendi tümcelerim..

Erdem yoksunluğu.. Söyleme sırrını dostuna, dostunun dostu vardır o da söyler dostuna, böyle miydi o uydurmuyorum inşallah ama hedefime eriştim. Hepimiz yakın bulduğumuz insanlarla başka insanları konuşuyoruz bu çok açık, bence çok da normal ve insani. Ama zarar vermeden, kötülük gütmeden ve en önemlisi kiminle konuşuyoruz? Hangi konumdaki kişi ile? Çocuğunuzun doktoru ile çocuğunuzun arkadaşının annesini konuşmazsınız, veli arkadaşınızı çocuğunuzun öğretmeni ile konuşmazsınız gibi gibi. Bunlar öğretilmez, içten gelir.. Gelmeyince böyle acayip şeyler olur, olanlar olur..   

Kaçak güreşmek.. Samimi ve şeffaf görünüp kurnaz ve bulanık olmak.. Günümüz insanının mesafeli ve kendi halinde olmak ile alabora ettiği şey. Gereksiz anları teşhir ederken derin anlamları kendinden bile kaçırmak.

Narin balatalarıma yazık..🙂

E. 

Sevinme Oyunu

Dopdolu bir Ağustos ayının son gününden sıcacık bir merhaba. :) 

Bende havadis çok, yazı kapatırken kafam bir başka anlamda, bir başka dünya diyebilirim pekala! Evet biliyorum gündem hala çok kötü, nicedir kötü, hala her yeni güne iç acıtan haberler ile uyanıyoruz, kabullenmişlik var kabul etmesek de.

Ama ben başka bir yerden baktıracağım sizi inşallah.

Size sanatın olduğu yerden sesleneceğim:) Naz’ın olduğu yerden. Bütün iç sıkıntımızı alıp, “umut var, ışık var, sanatın yolu hala çok aydınlık” dedirten çocuklardan, organizasyonlardan bahsedeceğim. Devlet Konservatuvarında sınırlı imkanlarla çok güzel şeyler başaran çok güzel çocuklardan bahsedeceğim öncelikle, içinde kızımın da olduğu.  Yıllar sonra açıp okuduğunda, hayatın neresinde ne yapıyor olursun bilemem ama bugünlerde yaşayıp yaşattıklarının yeri doldurulmaz bunu hissedeceksin. Turne diye duyardık yaşadık!

İlk yurt dışı turnemiz Bulgaristan’ın Dobriç ve Sofya şehirlerineydi. İlk kez görecek olduğumuz şehirler olması bir yana, Naz la çıktığımız yoldaki bu ilk deneyim heyecanlandırmaya haftalar önce başlamıştı zaten. Yorucu sayılabilecek bir yolculuğun sonrasında da tempomuz hiç düşmedi. Yol yorgunu çocukların, uykusuz tarihi yerleri gezmesi, prova yapması, konser vermesi ancak bu kadar sevince oluyordur bana kalırsa.. Ben Evrim içlerinden biri gibi o yaşlara inerek, onlardan biri olarak yaşadım her an’ı.. Neden bu kadar anlam yüklediğimi, bu kadar heyecan yaptığımı, önemsediğimi çok iyi biliyorum. Sadece evlat sahibi olma meseleleri değil.. O çok klasik, çok klişe ve belki önerilmeyen ama öngörülen içimde çok kalmış olan bir şeyi yaşadım ben kızımla.. Naz oldum, bütün oldum.. 40 yaşımda bugün sanatın -en çok müzik- bir biçimi ile alakadar olabilmeyi öyle çok isterdim ki.. Onun gerçeğe dönüşümünü yaşar gibi oldum adeta. Hepsi birbirinden değerli öğretmenleri, sanat insanları, siz öyle başkasınız ki.. Solumama sebep olduğunuz hava için teşekkür ederim..  

Gerçekten de hiçbir şey tesadüf değil. Piyano öğretmenimiz ile tanışmam, onu Naz’da gördüğünü yönlendirme arzusu, benim o arzuyu satın almam, Naz’ın aldığımızı severek ve beğenerek giymesi.. Evet gerçekten hiçbiri tesadüf değil. Çok abartıyorum biliyorum, çok coşuyorum çok yükseliyorum konu bu olunca fakat o şarkıları söylerken hatta prova yaparken ki atmosferi size tarif etmem imkansız.. Dalıııııp gidiyorum, hem ne gitmek.

Canım Naz,

Bize yaşattığın mutluluk, coşku ve gurur için ne desem eksik şimdi.. Yolun çok açık olsun.

Bulgaristan düşüncelerime gelince, yeşili koruma halleri her aklı yerinde Türkiye vatandaşı gibi beni de çok etkiledi. Sanayi bölgesinde bile korunmuş olan yeşiller, ülkenin dört bir yanının ormanlarla çevrili olması kendi adımıza ne denli içler acısı bir halde olduğumuzu hatırlattı yine. Yeni bina mı? Ben hiç görmedim, pek çoğumuzun burun kıvıracağı binalardan, gene pek çoğumuzun gıpta ile bakacağı bisikletlerine binerek çıkıyorlar. Medeniyet neydi sahi? Unutuyor insan..

Ayın diğer gurur veren hadisesi mezun olduğum üniversitenin, ilk konserine ev sahipliği yaptığı Nazım Hikmet Korosu.. Canı gönülden tebrik ediyorum.. Mükemmel bir oluşum, nicelerini izleyebilmek umudunu taşıyorum.

Üniversite demişken; 15.yıl mezunları olarak bu sene adına plaket verilmek üzere davet edildim..🙂 Bu da mı bir gurur size!!! Eeee hak ettim ama şeref listesi mezunuyum bennn.. :)))) 

Son olarak çocuk klasiklerimize değinecek ve bitireceğim.. 

Naz’a bu yaz çocuk klasiklerinden aldım.. -4.kez değişen baskısıyla Şeker Portakalı da dahil olmak üzere, her sene bir portakal almazsam olmaz:)-  Bu seriye Pollyanna ile başlamayı tercih eden Naz’ın çok ciddiyim algısı değişti.. Kabul ediyorum zaman zaman çok çok güldüm esinlenmelerine ama sonuçtan memnun kalmamak olanaksız.. İlk günler Pollyanna’nın sevinme oyunu Naz’ın sinirlerini zıplattı, bu kadar haksızlığa uğrarken neye bu kadar seviniyordu bu kız? Hele Polly Teyzenin acımasızlıkları, asık suratı Naz’ı bitirdi.. Sevgi bekleyen, beklediği sevgiyi kendince yöntemlerle alan ama illaki alan Pollyanna.. Sonra sonra izlerini başka hallere bırakır oldu.. Örneğin uzun ara sonra çorba içtiğinde -malum yaz- “Anne Pollyanna gibi çorba içiyoruz, ben başka şey istemiyorum yanında.” dedi. Sevinme oyununu ise hepimize yaptırma heveslisi oldu.:) Arabamızı bloke eden araç yüzünden kaldığımız arkadaş evi park yerinde, “Anne sevinme oyunu yapalım, arabamız olmasaydı önünü kapatamazlardı, iyi ki var!” dedi. :))))

Diyeceğim o ki, edinmemiş olanlar elinizi çabuk tutun!.. Şeker Portakalın da olanları ile ayrıca yazacağımdan hiç şüpheniz olmasın..

Tüm kirli oyunlara, bu oyunlara maruz kalan tertemiz insanlara rağmen..

Mutlu bir güz diledim..

E.

Bi blogger varmış..

Yaklaşık 1 haftadır gün içinde -en çok geceleri- Nazannesi’ ndeki eski yazılarımı okuyorum. Belli belirsiz gözyaşları ve tebessümler ve kahkahalar arasında. Neresinden başlasam ki bilemedim, ne hissetsem onu da bilemedim.:-/

Her şeyden önce söyleyebileceğim en doğru şey muazzam bir Naz arşivi olduğu yani aslında amacıma ulaşmış blogum. Ne kadar unutmam, bu da unutulur mu dese bile insan bildiğin unutuluyor ve bebekliğe, çocukluğa, ergenliğe dair sadece yer etmiş toplasan beş hatırayı dönüp dolaşıp anlatırken buluyoruz kendimizi. Kendimizin çocukluğuna dair olanlar da öyle. Anne babalarımızın bize anlattığı kadar hafızamız. Hatırladığımızı iddia ettiklerimizin pek çoğu aslında bize anlatılanlardan derlediklerimiz. Aynı şey kendi çocuğumuz için de geçerli, net, unutuluyor. Bu sebeple çok hoşnut ayrıldım geçmişimin sayfalarından. Kızım ileride dönüp okuduğunda sadece kendi bebekliğini, çocukluğunu değil ona ve hayata hangi pencereden hangi gözlerle bakan bir annesi olduğunu çok iyi çözecek.:) 

34 müşüm yazmaya başladığımda Nazannesi’ne..

6 yıl..

Az değil..

Çok da değil..

Çok mutlu olduğum bir başka ayrıntı ise, ‘insanlarım’ değişmemiş.. Zamanımı geçirmekten hoşnut olduklarım hala aynı insanlar, olmazlarsa olmaz dediklerim.

Bana, ‘kurtlu’ bi dur ama allasen! diyorsunuz ya.. Demeyin hiiç ağız açmayın bu konuda. Okurken yoruldum yemin ederim. Sabah şuradaydım, öğlen şu geldi, akşam buraya gittik.. Ne gelen gidenim bitiyormuş, ne gidip geldiğim.. Gençlik işte..🙂 Küçük çocuklu, enerjik anne! 

Cıvıldak -yeni Türkçe- yazı sitilimden de pek yitirmemişim.:) Ama diğer yanda çok üzüntülü, bunalımlı yazılarım varmış. Tabii ne hissediyorsam o ama bugün okuyunca üzüldüm kendim için. Ne çok hırpalamışım kendimi diye. O günün gerçekleri ile yapmam gereken o muydu artık çok emin değilim. Bugün aynı sorunları, sıkıntıları yaşasam o gün verdiğim tepkileri vermem gibi geliyor. Ruhum olgun molgun diye karalamışım ama şimdi bakınca pek toymuş ruhum da zihnim de. Mesela kendimi hep köşeli, sivri bulurum ama o zaman daha bir öyleymişim. Eğilip bükülmek en sevmediğim hala ama esneklik kazanmışım en kocamanından.

Büyüyormuşum hala.. Tamamlanmamışlarım varmış o vakit. Vakti gelmemiş olanlar bir yana, tamamlayamadıklarım varmış. Olacak elbette, hayatın içinde hepsi olacak.. 

Her yeni gün hepimize yepyeni şeyler katıyor, almayı bilirsek. Akış hızına rağmen sessizliğimizden, sakinliğimizden, sabrımızdan yitirmemeyi öğrenirsek almış oluyoruz. 

6-7 sene öncesinden çok daha kötü durumda olan bir ülkede yaşıyorum, yurdun dört yanında ölüm var, korku var, nefret var. Kendini iyi hissetmek daha zor belki artık ama daha da kıymetli. Diyeceğim o ki, kolay kolay teslim etmiyorum huzurumu yaban ellere. Evet çok şeyi sorguluyorum kafamda, çok şeye sıkılıyor bu canım, ülkeye dair fakat benden almasına izin vermek istemiyorum.

Ve bitirmeden bir önceki yazıma gelen yorumlara da değinmek de istiyorum.

Hedef kitlem olmadığı gibi, yazılarımın da sanıldığı gibi bir hedefi yok. Takdir edersiniz ki tanıdığım yahut tanımadığım insanların hangi konuda ne düşünüyor, hissediyor olduklarına her an vakıf olamam, kaldı ki vakıf olsam bile bu kendi görüşlerimi kaleme almama engel değil, olmamalı. Yüreğimin ve aklımın yolunun kesiştiği durumlar oluyor elbette. Ama herkesin üzerine alınma potansiyelini gözeterek de yazamam. O vakit onun ‘tribünlere oynamak’tan ne farkı kalır?

Bu böyle bir günlük işte.. Doğal olmaya itina ettikçe incitiyor olmayayım diye düşünen bir annekadının günlüğü.😉

Ağustos’u da yolcu ederken sözüm söz, daha çok yazacağım..

Tıpkı eski günlerdeki Nazannesi gibi..

E.  

      

Gen.. Hmmm..

Bu vahim durumun en basite indirgenmiş halidir..

Gen terapisi daha da ilerlese ya. Valla ben son zamanlarda milletçe halimizden çok şikayetçiyim. 

Hiçbir şeyi kişisel algılamamayı öğreniyorum,  fena da sayılmam hani fakat şunu düşünmeden edemiyor insan, bu nasıl bir dengesizliktir, inkardır? -inkar biz türk milletinin en lerinden bu arada beraberinde bol miktarda nefreti de taşıyarak-

Mesela şu ara herkesin vegan olması. -uydurmuyorsam da 1940 lardan beri varlar, azıcık geriden takip oluyor yani- Et yemekten hoşlanmazsın, herhangi bir sağlık sorunun sebepli yasaklanmıştır yemezsin, ya da sebze ağırlıklı beslenmeye yönelmişsindir nicedir vesaire vesaire. Hepsi kabulüm ama sanki 35 yaşına kadar ağzına zerre kırmızı et sürmemiş misali, et yiyen insanları insandan saymayacak, yamyam gibi görecek kadar ne ara vegan oldunuz?

Ya da mandala yapanlara hafif sıyrık ya da amma çok vakti var gözüyle bakan niceleri malum dükkanların tezgahlarından ne varsa ne kadar varsa toplamışlar. Ayda 2 kere eline alırsa..

Ya da elektronik ortamda kitap okumayı alışkanlık haline getirmiş, senin, kitaptır, dokunmaktır dediklerini sana adam sendecilik ile yedirmiş ve 1 seneyi bulmadan bir bakmışsın ahkam kesiyor, “Kitap dediğin dokunarak okunur, sayfaların kokusu içine çekilir.” !!!!???? 

Anne babalar ise bunu en çok çocukları söz konusu olunca yapıyorlar, çocuklar çünkü yetinmek nedir bilmediğimiz alan. Sanki her geçen sene bir öncekinden daha bir anneyiz, daha bir babayız.. Ama çocuk hep aynı çocuk onu atlıyoruz. Hedefler hedefler hedefler.. “Kesinlikle yurt dışında okumalı, sonuna kadar desteğiz.” Okusun tabii okusunlar inşallah bizler de yapalım üzerimize düşeni ama bunu Türkiye de okursa dünyanın sonu gibi yapmayalım diyorum. Özel okul&devlet okulu da aynı şekilde bir sarmaldır. Özele verenler; “Her şeyimden kısarım yeter ki özelde devam etsin, devlet okullarında ‘sürünmesin’.” derken devlet okulunda çocuk okutanlar; “Biz alasını yapıyoruz çocuğumuza okuldan arda kalan zamanda, enayi miyiz vereceğiz o paraları.” derler.. 

Aslında daha detaya, diplere inerseniz oradaki KOCAMAN NEFRETİ görmek hiç zor değil. Benim yaptığım, yettiğim en doğrusudur, tek doğrudur. Hep bir anlayamamak, “Anlamıyorum bu tipleri.” deyiveriyoruz.. Neyini anlamıyorsun? O başka bir yoldan gidecek sen başka, istisnai durumlarda da -ki kuralı bozmayacak-  ona ve sana rağmenler olacak, hep olmuştur.. Bir yol tuttururken öteki yolu yok saymadan, küçümsemeden varlık gösterebilmek, yola devam edebilmek esastır. Sürü bilinci harici davranabilmek aslında.

Şimdi yazarken aklıma geldi acaba yeterince onay almamış, kabul görmemiş insanlar mı tercih ediyor ötekini karalamayı? Kafamda deli sorular! :)))

Yanlış ifade etmiş olmak da istemiyorum. Değişime sonuna kadar varım, aksi olmadığında sıkıntılı buluyorum. Değişim ve özenmek de irdelense? Evrile evrile yaş alsak? Doğal akışında -ay bu ifadeye de kılım- değişimler göstersek? Kendi seçtiğimizi kabul edilir kılmak için diğerlerini acımasızca eleştirmesek? Prensipli olmak ile, sivri köşeli olmak ile, iddialı insan olmayı birbirlerinden ayırt etsek?

Ağustosumun başlığı bu olsun, tereciye tere satanlara, renkli insanlara hatta ne renk olduğunu kestiremeyip tabiatım icabı yanaşamadıklarıma selam olsun..

E.

Çokk sevdiğim Yeni Türkü’den..

Ay’ı da şahit belledim..

Nihayet.

Fark ettim ki çok biriktirince de yazamıyorum ben. Kafamda uçuşan pek çok şey ancak ifadeye gelmeyi bekliyor, gerisi yok. Dolu, dopdolu insanlar içinde hep aynı şeyi düşünmüşümdür. Pek çoğunu sırf bu sebeple ıskalar insan. -tecrübemle sabit-

Yeni insanlar tanıyorum herkes gibi. Ya da eski insanlarımın yeni yönlerini&yanlarını gözlemliyorum yine hepimiz gibi. Ortak payda ve farklar kafa kafaya, insan olabilmek birincil. Eskiden sanki şüpheci yaklaşımlardaymışım artık kendime daha çok güvendiğimden karşımdakilere de öyle yapıyorum. İlişkilerde temkinli olmayı oldum olası hem sevememiş hem de becerememiş biri olarak daha huzurluyum. Kasmaya gerek yokmuş yani.:) Boyuna yenilen kazıklar, edinilen tecrübeler anlatıp dururduk birbirimize ama ben artık karşımdakilerin de en az benim kadar belki benden fazla dile getirebilecekleri şeyler olduğuna ikna oldum. O ara burnum Kaf Dağında mıydı, kafamı da alıp o dağa mı kaldırmıştım bilmiyorum da hep haklıydım, doğruydum. Tuzaklara düşmemek belki bunun diğer adı çünkü ne yazık ki çevremiz davranışlarını hatta daha da ileri gidip incitecek kadar duygularını da kontrol edemeyen tabir yerindeyse haris kimselerle dolu. Bu abartılı hırsları ile öyle bir kaplanmışlar ki en çok eleştirdikleri şeyin tam da kendilerini tarif ettiğini göremiyorlar. Kendimi bildim bileli bana hangi mesafede olursa olsun karşımdaki kişiyi kötü hissettirmekten çekinmişimdir. Kırmamak için eğilip bükülemem o başka, doğru bildiğimi de sonuna kadar savunurum fakat kasıtlı saplamam sözcüklerimi. Bunları niye yazıyorum? Yazıyorum çünkü ben sosyal ağları nispet sözcükleri ile donatanlardan olamadım, yazıyorum çünkü burası kendimi çok iyi hissettiğim yer, yazıyorum çünkü en çok okuyanların beni ben gibi, olduğum gibi tanıyıp sevenler olduğunu biliyorum.

Çok kısa bir süre önce,-twitter dile ile aktarıyorum- bir dm yani direk mesaj denen sadece yazışan kişiler arasında olan, kalan bir mesaj aldım. Gelişigüzel bir dil ile yazılmış, noktalamalardan yoksun ifadesi kendince kuvvetli ama sadece saldırgan olmak isteyen bir mesaj. Twitterda da beni takip ediyormuş burada da.. Çok aktif olmadığım halde twitter paylaşımlarından duyduğu rahatsızlığı dile getirmiş, beni kışkırtıcı olmakla suçlamış, vatan haini diyememiş ama vatansever olmadığımı iddia etmiş. Milliyetçilikten uzak olduğumu zaten gizlemiyorum o başka ama orada takip ettiğim ve beni takip eden herkesle iletişim kurup insan gibi insan olmalarını beklemek dışında bir ayırım yapmıyorum. Evet her takip edeni etmiyorum ya da fark edebildiğim kendimce uygunsuz ‘yok’ kişileri uzaklaştırıyorum ortamımdan, sanal yaptırımlar ile ama yargılamıyorum, yadırgamıyorum. Ve en önemlisi sadece siyasi duruşumla var olmaya çalışan bir kadın değilim ben, günümüz koşullarında apolitik olmayı seçmeyi anlayamadığım gibi sadece bu biçimde görünür kılınmayı da kendim için uygun bulmuyorum. Yani benim paylaştığım tweetlere gelene dek……

İrtibata geçme ihtiyacını duyan hemcinsimi evet kesinlikle çok yadırgıyorum. Bu düşman tavrını, sataşma isteğini yadırgıyorum. İsim başına TC koymakla, varlığını varsayabilmek için malum fotoğrafları kesintisiz yayınlamakla vatansever olunamadığı gibi, iyi insan da olunamıyor. Kitleleri ardından sürükleyen bilmem kaç bin takipçisi olan biri gibi algılanışım hoşuma gitmedi değil ama keşke içi dolu olsaydı, azıcık olsun benden olsaydı.

Dilerim satırlarım yerini bulur.

Gelelim güncelleme aşamasına.:)

Çok güzel günler geçirdim tatilde, aşina yerlerde olmayı seviyorum. Aynı personeli, aynı konukları görmeyi, yemek yediğim yerlere her sene yeniden gitmeyi, kızımın büyümesine şahitlik etmelerini, yaş alırken geride bıraktıklarımı dönüp dönüp Bodrum’dan seyretmeyi çok seviyorum. Naz’da öyle, bu yaşında olmazsa olmazları, olmasınları var:))) Seviyorum bu hallerini, haklı ve gerekli farklılıklarımıza karşılık çok ben gibi olan temellerini. Yine aynı dileklerle ayrıldım Bodrum’dan, seneye de sağlıkla orada olabilmeyi, okuyup bitirdiğim en az iki kitabı hediye edip dönmeyi diledim. -tatil ve kitap demişken çok sevdiğim ve özlediğim Nevin’in sözünü hatırlayacağım; “En az bir kitap bitirilip dönülen tatil gerçek bir tatildir, kitaba dokunmadan geçen ise zaman israfı.” Ben de altına imzamı atıyorum tatlı arkadaşım-

Temmuz’un son günü İstanbul’da  yayıma girecek olan yazımda sıcaklara değinmeden olamayacak.:) Mart ayından itibaren çılgınca yazı sayıklamış bir kış çocuğu olarak, şu anda yılbaşı ağacımı yeni salonumda nereye koysam acaba kurgularındayım.:))) Bilmem anlatabildim mi? İnsanı niye varım sorusuna, başa sardıran bu sıcaklar net olarak İstanbul’a yakışmıyor. Minnet duyduğum Willis H.Carrier’ın  icadı ile güne ayıp, yatana dek onunla olmaktan beden ısıma dönmeyi bilmez oldum.

Ve son olarak;

90’ların sonlarında hayatıma girmiş Osho ile hasbihal edişime değinmek ve bitirmek istiyorum. Kim ne derse desin tüm dönemlerin ilacı  olarak görüyorum onu ve satırlarını. Dönüp dönüp okumak başka hala okumadığım kitaplarının olması başka haz veriyor. Ağustos ayı gönlünüzce geçsin dilerim, sonbaharda hatta belki öncesinde görüşmek üzere.. – dönüp bir kez daha okudum ve editörüm olsa ne güzel olur dedim!:))))-

E.

Barıştık mı?

Sevgili Mehmet Bey’in yine ilaç misali bir yazısı. Nedense çok iyi bildiğimizi sandıklarımız aslında alt ediyor bizi. Bilmek ve barışıp ilişki kurmak hatta belki biraz kabullenmek.

E.

Bunalımlarla Barışmak

Mehmet Osman Çetiner  

Bunalım, bir var oluş gerçekliği. Yaşamı bunalımla özdeşleştirmek abartılı olsa da gün geçtikçe, yaşamın bunalımlar yoluyla öğrenilebileceğini fark ediyorum. Bu nedenle cennet kavramının, şu “gelip geçici” dünyanın bunalımlarından yorulan insanların hayal gücünün ürünü olduğunu düşünürüm zaman zaman.

Bunalımın dağınık düzeni tanımlamalara izin vermiyor.  Hele bunalımdayken hem dünyaya hem de kendimize karşı verdiğimiz savaş hali, bilincimizi işlemez kılıyor. O nedenle sanırım ancak çağrışımlarla anlatılabilir bunalım: İç sıkıntısı, keder, acı, kalp çarpıntısı, depresyon, karmaşa ve daha nice fiziksel ve ruhsal duruma karşılık geliyor. Yaşamımızda çok önemsediğimiz, benliğimizi onunla tanımladığımız bir özelliğimizi/aidiyetimizi/ sahip olduklarımızı (sağlığımız, sevdiklerimiz, değerlerimiz, unvanlarımız vs.) tehdit eden bir şeylerin var olduğunu hissediyoruz. Yaşam bütünlüğümüz bozuluveriyor “birdenbire”, sesimizin neşesi, gözümüzün ışığı kaybolup gidiyor. “Birdenbire” değişiyor her şey “birdenbire”.

Bilinç ve akılla yoğrulmuş olan insan yaşamına özgüdür bunalım. Bunalımsız insan düşünmek olanaksız çünkü dürtülerimizle değil, seçimlerimiz ve onların sonuçları ile yaşıyoruz. Her ne kadar seçemediklerimizin belirlenmişliğini hissetsek de üzerimizde…

Başkalarının bunalımlarını aydınlığa kavuşturup gönülleri ferahlatan ruh sağlığı çalışanları bile bunalımdan “muaf” değil. Belki de onları şanslı kılan bunalımla başa çıkmanın ilmini öğrenmiş olmaları. Yine de bunalımı kitaplardan öğrenmek olanaklı değil, olsa olsa ipuçları edinilebilir başa çıkmaya dair. Yaşamayıp hissetmedikçe söylenen her söz ister istemez “ahkâm kesmekten” öteye geçmiyor.

Bunalımın bir var oluş gerçekliği olup olmadığını anlamak yaşamı doğrudan etkiliyor.  Stres ve kaygı bozukluklarının temelinde, yaşamda “değiştiremeyeceğimiz gerçekler” üzerine enerjimizi yoğunlaştırmak gösterilir genelde. Ne yazık ki değiştiremeyeceği yaşam gerçekliklerine odaklanıp yaşam enerjisini düşüren, yaşamdan aldığı zevki örseleyen milyonlarca insan var. Ya da zorluklara, sorunlara, bunalımlara göz kapatan sessiz bir edilgenlik içinde olanlar veya hayatı tüm renkleriyle yaşamaktan kaçanlar…

Kuşkusuz ki macera ve gizem arayan çocuklar gibi cin çağırırcasına “bunalım” çağırmıyorum yaşamlarımıza. Sadece değiştiremeyeceğimiz tüm gerçekler gibi, bunalımla barışmaya, onunla yaşamayı öğrenmeye yönelik bir çağrı sözlerim. Ne kaçınılası, ne de kavga edilesi bir yaşam gerçekliği o; yaşamın özüne yönelip onu sadeleştirmeye olanak veren, üretkenliği artıran, başka insanları anlamamızı sağlayan bir bilgeleşme yönelimi bunalım. Eğer acılar, kederler olmasa olanaklı mı güzellikleri kavramak sürekli gevşeme halinde? Yitirmenin olmadığı bir yaşam yok, olsaydı kibir, atalet ve rehavet yüklü olur, yavan bir tat bırakırdı ağzımızda.

Doğumdan itibaren, yaşanılan her yaş, kendine has gelişmeye yönelik bir ödev barındırır. Gelişmeye yönelik bu ödevler, ikilemler arasında gidip geldiğimiz yaş dönümlerimizdir. Bunalımlardan ne denli başarılı çıkarsak o denli sağlam adımlar atabiliriz. Çözemediğimiz çelişkiler, onlarla biran önce yüzleşebilmemiz için günün birinde mutlaka karşımıza çıkar. Diğer türlü de sürüp gidiyor yaşam elbet, ancak yabancılaşmalar, yadsımalar içinde. Bu kez “depresyon” ya da bunalım “bizi bize sunan” bir yaşantı olmaktan çıkıp trajik bir biçimde yaşam biçimimiz haline geliyor.

Bunalım üzerine düşünmek, onu anlamaya çalışmak, onunla başa çıkma yönünde atılan, keyifli bir ilk adım olabilir. Bunalım üzerine düşünmek, kendimizi bu sarsıcı ve hayli öğretici anlara hazırlamamızı sağlıyor. Bunalım, bizim için belirsizlik ve karmaşa olmaktan çıkıp kendi içinde düzeni olan bir dağınıklık haline geliyor böylece. Bu andan itibaren de denetimimiz altına girmeye başlıyor.

Bunalımlarla başa çıkmaya çalışırken kendimize, kaynaklarımıza ve biriktirdiklerimize başvururuz… Bu yüzden kriz anlarını beklemeden yaşamaya, sevmeye ve öğrenmeye vakit ayırmak, bu alanlardaki kaynaklarımızı artırmak gerekiyor. Bunu, yaşamına istikrar kazandırmış, kendini anlamlı amaçlara adamış, üretkenliği tüm benliğiyle yaşayan, hobilerle kendine nefes aldıran, tıpkı bir gezgin misali memleketini, kültürleri, insanları anlayıp keşfetmeye yönelen, aklı ve duyguları arasında denge kurabilmiş insanların yaşamlarında görüyoruz.

Zorlu anlarda dertleşeceğimiz bir dost, kederlerimizi dindiren bir ezgi, kendimizle baş başayken bizi avutan-rahatlatan bir hayal gücü nasıl da Hızır gibi yetişir; o anları küçük sıyrıklarla atlatmamızı ve bu esnada birçok şey öğrenmemizi sağlar.

Bunalımla ilişkimiz karşılıklı. Biz onu nasıl algılar, ona nasıl yaklaşırsak o da bize aynı ölçüde karşılık verir. Etkileşimimizin niteliği yaşam kalitemizi de doğrudan etkiliyor. Onu düşman bellemek yerine, bizi tembelliğe sevk eden bağımlılık ve alışkanlıklarımızdan arındıran bir yaşam deneyimi, bize ayna tutan gerçekçi bir dost sesi olarak algılayınca nasıl da bilgeleşiyoruz… Hem kendimizi hem dünyayı güzelleştiriyoruz bu bilgelikle… Yaşamı güzelleştirenlere; yaslarını, sevinçlerini, kederlerini zarafet içinde yaşamaya çalışarak yolumuzu aydınlatanlara selam olsun!

KD © 2015 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Sadece dergiye link vererek paylaşım yapabilirsiniz.

Her Taşınma Bir Arınma Aslında

Burayı, buradaki sohbetleri, yazmayı, okumayı hepsini hepsini çok özlemişim. Market listesi ayarında bir yazı çıkabilir ortaya, odaktan çıkmamanız umuduyla..

Ben taşındım! Evet her 3 senede bir olduğu gibi, badana boya zamanı geldiği gibi taşındım. Artık çok pratik hareketlerdeyim, ek iş olarak akıl hizmeti de verebilirim. Fenerbahçe’de çok sevdiğim ve sık kullandığım sokaklar vardır, taşındığım sokak da onlardan biri oldu.:) Hemen yan sokağıma taşındım, bir eski ev bir yeni ev arası gidip gelmelerim oldu hep. Aklım da gidip geldi tabii bu arada. Doğru zaman, yanlış zaman, şimdi, sonra derken her şey 2 haftayı bulmadan çözüldü. İyi ki..

Yadırgamak olmadı bu şartlarda elbette ama bu eski oturduğum evi silip attığım demek olmuyor. O kadar çok severek, isteyerek oturdum ki orada, öyle çok şey yaşadım ki. Eş dost edinmiş olmak ise cabası. Şimdi kapısı bacası onunla kıyaslanmaz bir evim oldu, kapının kilidini filan açmak için türlü numaralara gerek yok mesela, çevirince açılıyor. :))) Ama anladım ki, muhit değiştirmek beni de değiştirirmiş. O yüzden iyi ki dedim.. Bahar’ımın sonuna yetişti ev telaşım, yaz’ıma huzur kaldı. Şimdi çok güzel bir yasemin kokusu içinde, Dominic Miller dinleyerek yazıyorum. Haftaya bugün de aynı keyfe teslim olabilirim inşallah.

Yok siyaset yapmayacağım! Herkes yerini bulsun diliyorum sadece..

Canım Naz bu sene bize şahane duygular yaşattı. Ne çok isterdim kendi adıma sanatla iç içe olabilmek, Naz oldu, çok güzel oldu. Öyle güzel insanlarla birlikteyim ki onun sayesinde. Çok gece tüylerim ürpererek, gözlerimden süzülen yaşlar ile dinledim, izledim onları. Çok yoruldu ama hiç offf demedi, tebriklerin en büyüğünü hak etti.. – az daha büyü ve oku Naz artık bloğumu- Hayallerime adım adım yaklaşıyorum sanki ben ya. Tumaaaaaaay’ a göre içimde kurtlar var, Ülkücan’a göre bildiğin çatlağım, zaten tescilli bir’ hunipan’ durumum var.. :))) Yaşımın hakkını veremeden geçip gidiyorum o da başka bir konu ya neyse..

Bu arada geri giden gezegenler, birbirine filanca şekilde açı yapan gezegenler, yeni aylar, dolunaylar derken bana da bir haller oldu net. O kadar çok geçmişe gider oldum ki. Geçmişte geçmiş ama öyle böyle değil. Bir sabah ortaokuldaki Evrim’e eşlik ederken yakalıyorum kendimi, nasıl gerçek nasıl bugün gibi. Başka bir sefer işe hazırlanan sabah telaşımda. Hafızası zayıf sayılacak biri için inanılmaz deneyimler bunlar. Çok özlediklerim var. Mesela dün sabah canım Gulucum’a uyandım.. -sevdiklerimi isimlendirme şeklim akış bozuyor farkındayım- Tatlı arkadaşım Aysel’e.. Öyle günlerimiz, anlarımız oldu ki onunla Ankara’da. Tuğba evimin neşesi olurken canım Gulucum da okuldaki kocaman desteğimdi. Sonra hem öğretmenim hem yakın arkadaşım olan annemin adaşı Nilüfer.. İçi ayrı dışı ayrı güzel kadınlar. Sizi çokkk özledim. Sizinle paylaştıklarım, yaşadıklarım.. Biliyor musunuz? Çok ufakmışız:))) Başına büyük şeyler gelince insanın kendi de büyüdü sanıyor ya ondanmış o hallerimiz! -dilerim okuyabilirsiniz-

Unutmadan, bir de rüya çalışmasına katıldım orada da tetiklenenler oldu. Gerçek insanlar tanıdım ve bu iyi geldi. Hala rüyalarımı kaleme alacak kadar ayrıntı göremiyorsam da çok başka geçiyor geceler bende.:) Sürekli öğreniyor olmak iyi hissettiriyor. Kestirmeden serotonin için hep bunlar.

İnsan sadece kendiyle olmanın yolunu bulduğu zaman..

Bir kaç alıntı ile devam edeceğim önümüzdeki günler. Hepinize güzel e postalarınız için, eksikliğimi hissettiğiniz ve bana da geçirdiğiniz çok teşekkür ederim. Bu da ayrı bir cesaret noktası kendi adıma.

E. 

Ya içindesin ya da dışında.

Bazen kendimi çok sıra dışı buluyorum, tanrım bildiğin benzersizim diyorum :)))) bu iddialı ve samimi itirafım sonrasında hayatıma bakıyorum ve ne kadar sıradan diyorum?! Sonra hep mi böyleydi acaba benim hayatım diyorum? Sonrada sıra dışı ne demek ki diye ona takılıyorum.

sıra dışı:

1.Alışılmışın dışında olan, olağan dışı, gayritabii, ekstrem 2.Beklenmedik

Ben alışılmışın dışında davranan olduğum kadar geleneksel beklenti ve tavırlar içinde de olabiliyorum. Ekstrem hiç oldum mu bilemedim belki bir dönem?! Beklenmedik kısmı sanırım en çok uyan.. Anladım ki, bu sıfatların hepimizde anlamı başka, hepimizin sıra dışı algısı başka. Benim için çok olası bir tepki bir başkasına, “Yok daha neler!!” dedirtiyorsa tartışmaya gerek yok.🙂 Buna takıldım şu sıra çünkü çevremde her şey çok fazla birbirine benzemeye başladı. Sanki hepimiz sözleşmiş gibiyiz, belli bir grup insan hep aynı şeyler üzerinden hayatına devam ediyor. Alınan besinlerden, okunan kitaplara, gidilen mekanlardan, gerçeğe geçirilen hobilere kadar ve daha bir dolusu bir grup insan için neredeyse hep aynı! Dayatılanlara eyvallahımız yok gibi dursak da içine düştüklerimiz çok benzer. Kendimden örnek vereyim heves edip bir şeye girişiyorum bir zaman geçiyor ve bakıyorum ki o çok başka görünen, tabir yerindeyse ayağa düşmüşBazısı çoğunluğun yaptığını yaparak varlık göstermeye, var olmaya programlı onlar bu tek tip yaşamdan ölümüne memnun, ne kadar çok aynı yerler ve etkinlikler o kadar ‘biz’ oluyorlar.

Neyse ilgi alanımız kimin neyle ne olduğu değil zaten, varacağım yer bu benzerliklerin, aynılıklar içinde sefa sürdüğümüzü sanmanın ağır da bedelleri olabiliyor.

Kötüye kullanım..

Yetenek, bilgi, donanım ve kötüye kullanım. Toplumca hatta belki global, sömürülmeye çok açık olan yanlarımız. Geliştirdiğimiz inanç sistemimiz dahilinde kendimizi yakın hissettiğimiz konular ve insanlar. Ben de pek çoğu gibi kimi öğretiler eşliğinde eğilip bükülmeye varım, kendime katmaya hazırım ve nemalandığımı görüyor olmaktan mutluyum. Sorun şu ki, herkes üstatlığa soyununca hakiki üstatlar değersizleşiyor. İfade olarak bile kullanmaya katlanamayacağım bir sözcük oluyor örneğin benim için.

Neyse işte bu mevzulara da bir yerinden dokunduğuna denk geldiğim bir Kuraldışı Dergi yazısı paylaşıyorum. Güzel özet, rafine bilgi.:)

E.

 

Her Yer Şifa Ama Herkes Değil…

Mart 2015

Ayşegül Savaş

Bileni, bilmeyeni, kulaktan dolma bilgilerle kendini şifacı olarak takdim eden bir yığın kişi oldu etrafımızda. Kiminle tanışsam yogacıyım diyor, kime selam desem biyoenerji uzmanı olduğunu iddia ediyor. El aldım, enerjim çok güçlü gibi bir takım yakıştırmalarla kendini öven insanlarla karşılaşıyorum bu ara. Hemen herkes, her gün sayfalarca olumlama yayınlıyor; sahte ile gerçek birbirine karışıp eriyor. Uzman kelimesinin ayağa düştüğü bu dönem korku bulutları gibi etrafımızı sarıyor. Şifa gücünün farkına varmak ve bu gücün hepimizde var olduğunu bilmek elbette ki çok güzel ama ustalaşmak, zaman ister, emek ister; bilgilerinizi dosdoğru paylaşabilmek zaman ister. Her usta çıraklığını tamamlamak zorundadır. Bunu tamamlarken başkalarının enerjisi üzerinde deneme yanılmalar yapmak oldukça tehlikeli olabilir. Öyle ya neden dişinizi çektirme ihtiyacınız olduğunda doktora gideriz? O zaman biz çekelim birbirimizin dişini, ilaçlar yazalım önerelim birbirimize.

En iyi şifacılar size evrenin yaratıcı enerjileri ile ya da Tanrı’yla olan bağınızı hatırlatanlardır. İlahi üstünlük taslayarak, bununla övünerek, bunu üstün bir yetenek görerek yaşayanlar değil. Şifacılık farkında olma yetisi, inanç ve keşiftir. Şifacılık birilerine kanal olmak, önceki yaşamlarında kim olduklarını söylemek ya da psişik güç gösterileri sıralamak değildir. Bu bir büyü değildir.

Yarım yamalak, kulaktan dolma bilgilerle şifa vermeye kalkmak ya da rahatsızlıklarla bütünleşmeye kalkmak, enerjinin yönünü karıştırır. Bir şifacının görevi, sadece enerjiye yön vermektir, zira enerji sizin değildir. O evrene aittir. Size verilen hediye onu alıp aktarabilme becerisidir.

Şifa gücü, kendi kendini iyileştirme felsefesi, tamamen beden-zihin-ruh bütünlüğüne dayanır. Bu bütünlüğü sağlamayı başaran her birey kendi içinde barışı, huzuru ve mutluluğu yakalar. Zihni berraktır. Her şeyin farkındadır. Enerji akışı vücudunda mükemmel seviyededir. Kendini, tüm insanları, tüm canlıları ve doğayı eşit derecede sever. Hepsinin “BİR” olduğunu bilir. İşte IŞIK bu noktada yayılmaya başlar.

Dünyaya gönderilirken bize yüklenen bir hiçbir görev yoktur… Bizlerin tek görevi, bize verilen hayatı en iyi şekilde yaşamak, yaşamın tadını çıkartmak,var olan ve var edilen meselelerimizi çözmektir. Bu işin özü de topraklamaktır. Bizi şimdiki zamana geri getiren, rahatlayıp mutlu olmamızı sağlayan her şey topraklamadır. Topraklanmamış olanlar, odaklanmakta zorluk çekenlerdir. Huzursuz ve stresli olurlar. Çevrelerindeki her şeyi kontrol altına almaya çalışırlar. Enerjiyi topraklama ve arındırma işleminin bir amacı da, hayattaki duruşumuzun ve tavırlarımızın hangisinin özgün, hangisinin suni olduğunu bulmaktır.

Ellerinizden yoğun bir enerji akabilir, elleriniz ateşle yanabilir, elinizi koyduğunuz yer sıcacık yanabilir ya da ne siz ne de alıcı hiçbir şey hissetmeyebilir. Enerji illaki görevini yerine getirir. Şifacıların en önemli sorunu hasta ve hastalıkla özdeşleşmeleridir. Verdikleri şifa karşılığında minnettar kalınmayı beklerler, hastanın onun sayesinde iyileşip iyileşmediğini çok önemserler ya da şifa veremedikleri için üzüntü duyarlar, sorumluluk hissederler. Dediğim gibi kimse size böyle bir görev yüklemedi. Hasta ya da hastalıkla aynı titreşime girerseniz enerjiniz ayaklar altına düşer. Düşünce yapınız ondaki hastalığa olumsuz etki eder.

Ellerinizden enerji akmaya devam eder ama zihniniz hastalığa, acımaya, durumun vahimliğine odaklanırsa onu zihinsel olarak var etmeye devam edersiniz ve faydadan çok zararınız olur.

Meditasyon aklınıza geldikçe günde 10 dakika ayırmanızla sağlanacak bir denge değildir. Başlangıçta öyle başlasa bile devamında artık yaşamınızın bir parçası halini alacak ve “meditatif” halde kalmanızı gerektirecektir. Meditasyon beden-zihin-ruh bütünlüğünü, dengesini sağlayan tek unsurdur. Zihni berraklaştıran, sizi zehirleyen düşüncelerden arındıran, evrensel enerji ile bütünleşmenizi sağlayan ve farkındalığınızı artıran yegâne aracınızdır meditasyon. Yoga, Biyoenerji, Reiki şifacısı olarak kendilerini tanıtanları nazikçe reddediyorum çünkü almaları gereken temel eğitimi ve usta-çırak ilişkisini atlayarak kestirme yoldan şifa vermeyi amaçlıyorlar. Ustalaşmadan şifa vermeyi unutmalıyız. Ustalaşmak içinse daha alınacak yollar, kavranacak boyutlar ve titreşimler vardır.

Evrenin enerjisi sizindir. Bu sizin doğuştan gelen hakkınızdır. Onu istemeniz yeterlidir. Sözlerimi çok sevdiğim ve kendime yakın hissettiğim,öğreti ve deneyimlerinden sık sık destek aldığım Kundalini üstadı Yogi Bhajan’ın ışık dolu sözleri ile bitirmek istiyorum.

“Bir konuyu öğrenmek istiyorsanız onu OKUYUN.

Bir konuyu anlamak istiyorsanız onu İNCELEYİN.

Eğer o konuda ustalaşmak istiyorsanız,onu ÖĞRETİN.”

Şifa ile kalın…

KD © 2015 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Sadece dergiye link vererek paylaşım yapabilirsiniz.

http://www.kuraldisidergi.com

Lao Tzu Tao Te Ching II.

Üç kitabı da bitirdim. Benzer konuları kapsayan farklı kitapları aynı anda okumanın en güzel yanı pratiğe almanın, o geçişin daha kolay olabiliyor olması. Tüm bu öğretilerin anlatmaya çalıştığı şeyi başka başka zamanlarda da olduğu gibi bu seferde gayet net anladım ve fakat uygulamaya geçirebileceklerim belli başlı şeyler. Sanki temelde oynamalar yapabilmek bile büyük yol almak. Yapamayacak olduğumu düşündüklerim ise daha çok yapmayı tercih etmediklerim oluyor. Çünkü bu ve benzeri öğretilere kendini uzundur açmış olup bir yandan da hala dünyevi meselelerle kanırtırcasına kafayı bozmuş çok insan tanıyorum.. Ego ve empati sözcüklerinden fena şekilde usandımsa da, kullanmamak için çabalıyorsam da yerine daha iyisini bulamadığımdan hala kullanıyor ve ben ben ben demekten asla vazgeçmeyen ve asla kendini bir diğerinin yerine koymak istemeyen, çıkıp kendine bakamayan insanlardan olmamayı seçiyorum.

Büyük adım. Bunları okurken en çok kendi halindelik kısmından hoşlanıyorum. O kabulleniş yahut teslimiyet kısmı çok iyileştirici geliyor. Hepimizin hayatında içine düştüğü başka bir tempo var, her yeni gün bu temposu ile hepimize bir başka doğuyor ama birbirimizden bağımsız olarak karşılıyor, yaşıyoruz günü. Hepimiz kendimizce çok yoğunuz, hepimiz zamanın bize yetmiyor oluşundan söz ediyoruz.

Yetmiyor çünkü sabırsız davranıyoruz. Hepimizin derdi bir taşla pek çok kuş vurmak. Ben bu yazıyı yayımlarken taslak halinde bırakıp, dönüp cevaplamam gereken e postalara bakıyorum, telefonuma gelen arkadaş mesajlarını cevaplıyorum, çalan telefonlara yetiyorum ve buraya yazmayı manasız bulduğum daha bir sürü şeyi yapıyorum. -bundan yakın tarihli bir yazımda daha bahsetmiştim.- Nedense aynı anda çok şeye yetiyor olmak hissi iyi geliyor, kendimi iş bitirici ve pratik buluyorum, hızlı olmak hem işime geliyor hem hoşuma gidiyor. Fakat bu arada an’dan ne kadar uzaklaştığımı fark edemiyorum. Ben yine şanslıyım, meditasyon yapıyorum, düzenli yapıyorum ya onlar da olmasa. İşte sırf bu yüzden bile ne ile beslendiğimize çok dikkat etmeliyiz. Stres ile besleniyor olduğumuzu göz ardı etmemeliyiz. Yalnız kalmamak için çabalayan insanlar var örneğin tanıdığım, ne olursa olsun hangi şart altında olurlarsa olsunlar onlar asla yalnız kalmamalı çünkü yalnız kaldıklarında yüzleşmek zorunda kalacakları şeyden bilinçli ya da bilinçsiz kaçıyorlar. Kimisi de yalnız kalabileceği zamanları kolluyor. 

Kendimle kalamayacak kadar uzağıma düşmemek ve çok sevdiğim, varlıklarından çok hoşnut olduğum insanlardan ayrı düşmemektir dilek ve niyetim.

Ben 

17. Eğer bir kimse kendisine güvenmiyorsa bir başkasına nasıl güvenebilir? Esas yönetici çok az konuşur, ama sözlerine paha biçilemez. Kendisi için hiçbir menfaat beklemeden çalışır ve ardında hiçbir iz bırakmaz. Her şey olup bittikten sonra insanlar, ‘Her şey kendiliğinden oldu der.’

19. Her şeyi ilk saf haliyle gör, ilk saf sadeliği ile kucakla, sana ait olan şeyleri azalt, isteklerini en aza indir.

22. Teslimiyet mükemmelliği getirir. Yamuk olan düzelir, boş olan dolar, yıpranmış olan yenilenir. Eğer az şeye sahipsen kazancın bol olacaktır. Eğer çok şeye sahipsen kafan karışacaktır.

23. Az konuş. Kendi öz tabiatına bağlı kal. Güçlü bir rüzgar bütün gün esmez. Sağanak yağmur sabahtan akşama yağmaz. O halde insanın çabalarının sonu nereye kadardır ki? Hakikatle ahenk içinde yaşayan birisi Tao’nun bedenleşmiş halidir.

27. Hakikati bilen birisi hiç iz bırakmadan yol alır, hiç incinmeden konuşur, verirken hesabını asla tutmaz. Kapattığı kapı, üstünde bir kilit olmasa bile bir daha açılamaz. Attığı düğüm, bir urgan kullanmamış olsa bile bir daha çözülemez.

28. Eril yanını dişil yanınla birlikte tut. Parlak yanını sönük yanınla birlikte tut. Yüksek yanını alçak yanınla birlikte tut. Ancak bu sayede  tüm dünyayı tutabilirsin. Zıt kuvvetler içeride birleştiklerinde, verdiğinde bol, etkilerinde kusursuz olan bir güç meydana gelir.

29. Dünya Tao’nun kendi kabıdır. Tao mükemmelliğin aşikar hale gelişidir. O değiştirilemez, geliştirilemez. O’na şekil vermeye  çalışırlarsa hasar görür. O’nu tutmaya çalışırlarsa ellerinden uçup gider. Yaşamının doğal biçimde akmasına izin ver; Onun da mükemmelliğin bir kabı olduğunu bil. Soluk alıp vermen gibi, bazen önde bazen geridesindir, bazen güçlü bazen zayıfsındır, bazen insanlarla beraber bazen yalnız başınasındır.

33. Başkalarını bilen birisi zekidir. Kendini bilen birisi aydınlanmıştır. Başkalarını hükmü altına alan birisi güçlüdür. Kendine hükmedebilen birisi mutlak güce sahiptir.

38. Ödül beklemeden vermek, erdemli olduğunu düşünmeden yardım etmek, bunların içinde yüce erdemler yatmaktadır. Yaptığın her şeyin hesabını tutmak, övgü kazanmak uğruna yardım etmek, bunların içinde tek bir erdem yoktur.

42. Tüm varlıklar YİN’i destekler, YANG’ı kucaklar ve bu iki kuvvetin karşılıklı etkileşimi evreni doldurur. Ancak sadece hareketsizlik noktasında, yani soluk alma ile soluk vermenin arasında, bu ikisini mükemmel bir ahenk içinde görmek mümkündür.

43. Dünyada en çok boyun eğen, en yumuşak başlı olan, en katı ve sert olanın üstesinden gelecektir. Bundan şu ders çıkmaktadır, Hareketsizlik eylemden daha yararlıdır. Sükunet sözlerden daha yararlıdır. Hareketsiz durabilenler gerçekten de çok enderdir. Sessiz olabilenler gerçekten de çok enderdir. İşte bu sebeple diyorum ki, bu dünyanın hazinesine erişebilenler gerçekten çok enderdir.

44. Kişinin saygınlığı mı? Aman ne önemli! Kişinin serveti mi? Ne ola ki? Ben diyorum ki kazandıkların sana kaybettiklerinden daha fazla dert getirecektir. Sevgi feda etmenin meyvesidir. Servet cömertliğin meyvesidir. Halinden memnun ol, kendi yeterliliğine güvenirsen kayıplardan dolayı acı çekmezsin. Bu dünyanın tuzaklarından korunursun, uzun bir ömrün ve sonsuz nimetlerin olur.

58. Yönetici eğer kendi kalbinin sesini dinliyorsa halk basit ve sade olur. Eğer yaşamlarına burnunu sokuyorsa huzursuz ve rahatsız olurlar.

Kötü kader mi? Evet iyi kaderin üzerine inşa edilmiştir. İyi kader mi? Evet, kötü kaderin içine gizlenmiştir.

62. Bir insan kötüymüş gibi görünüyorsa onu dışlama; onu sözlerinle uyandır, yaptıklarınla düzelt, şefkatinle acılarını dindir. Onu değil kötülüklerini dışla.

64. Sükunet içindeki zihin hakikati rahatlıkla fark edebilir. Gelecekteki sorunlar daha ortaya çıkmadan kolaylıkla savuşturulabilir. Zayıf olanlar rahatlıkla kırılır, küçük olanlar rahatlıkla dağılıp saçılır. İşine bir yük haline gelmeden başla, yapacaklarını onlar kontrolden çıkmadan önce düzenle. Unutma bir insanın kollarıyla ancak sarabildiği bir ağaç minicik bir tohumdan bitmiştir. Dokuz katlı bir kuleyi bir tuğla ile dikmeye başlarsın. Binlerce fersahlık bir yol tek bir adımla başlar.

66. İnsanlara baş olup onları yönetmek isteyen birisi onların altında bir seviyede imiş gibi konuşmalıdır. İnsanlara önderlik etmek isteyen birisi onların ardından geliyormuş gibi yürümelidir.

67. Tüm dünya benim Tao kavramım hakkında sanki bu konuya çok aşinaymış gibi konuşuyor. Ne saçmalık! Tao pazarda satılan ya da babadan oğula aktarılan bir şey değildir. Bilmekle elde edilecek ya da unutmakla kaybedilecek bir şey değildir. Eğer Tao böyle olsaydı çok zaman önce kaybolup unutulmuş olurdu. Aziz bildiğim ve çok kıymet verdiğim üç hazinem var; birincisi sevgi, ikincisi ölçülü olup aşırıya kaçmamak, üçüncüsü de tevazudur. Sevgi sayesinde korkusuz, ölçülü olmak sayesinde bereket içinde, tevazu sayesinde en üst mertebeye çıkabilecek durumda olursun. Ama eğer birisi sevgisi olmadan korkusuz, bereket içinde ama ölçüsüz, yükselirken tevazudan yoksun ise başını beladan kurtaramayacağı kesindir.

Lao Tzu -Notos Yayınları-

Biraz Lao Tzu -Tao Te Ching-

Tavsiye kitaplarımdan hareketle alıntılar yapmak istiyorum.. Lao Tzu, telaffuzu bile çeşitli şekillerde olabiliyorken algısını siz düşünün. Ama okuyup anlayamadığım ya da iyi olasılıkla dahil olamadığım onlarca kitabım varken asla onlar gibi değil. Ayrışımı yapabildikten sonra hele..

1.

Ürettiği düşüncelerden kendini sıyırabilen bir zihin, sadece içine yönlendiği zaman Tao’nun özünü fark edebilir. Ürettiği düşüncelerle dolu bir zihin, kendini, algılarıyla kavradığı sürece harici alemin biçim ve yapılarını görebilir.

3.

Mevkiye değer yüklenirse insanlar o mevki için rekabete girer. Servet biriktirirlerse insanlar hırsıza dönüşür. Mal varlıkları teşhir edilirse insanların günlük yaşamları altüst olur…

Eylem saf ve benlikten arınmış olduğu sürece, Her şey bulunması gereken yere en mükemmel biçimde yerleşir.

6.

Onun adı Ebedi Dişil Yaratıcı Güç’tür. Giderek bütün evrene dönüşse de o lekesiz saflığını asla yitirmez. Sürekli sayısız biçime girse de gerçek kimliği asla bozulmaz.

8.

Yaşamın en iyi yolu su gibi olmaktır. Çünkü su her şeye yarar sağlar ama hiçbir şeye karşı bir tavır içinde değildir. Tüm insanlara faydası vardır ve hatta insanların gitmeyi uygun görmediği en mundar yerleri bile temizler. Bu haliyle Tao gibidir.

Eşyanın tabiatına uygun yaşa: evini sağlam zemine kur, zihnini sükûnete kavuştur, verirken nazik ol, konuşurken dürüst ol, yönetirken adil ol, çalışırken odaklan; eylemde bulunurken, unutma: zamanlama her şeydir.

Doğaya uygun yaşayan birisi eşyanın tabiatına aykırı işler yapmaz. İçinde bulunduğu anla ahenk içinde olur ve her zaman tam olarak nasıl davranması gerektiğinin bilincinde hareket eder.

12.

Çok renk gözü kör eder. Çok ton kulağı sağır eder. Çok tat damağı duyarsız kılar. Yarışmak, avlanmak, her yana koşuşturmak sadece zihni karıştırmaya yarar. Az bulunan şeyleri elde etmek için enerjinin boşa harcanması, sadece kişinin gelişimini geri bırakmaya yarar.

15.

Çamurlu su doğada kat ettiği yol sayesinde arınır. İnsan yaşamın önüne çıkardıkları sayesinde kemale erer. Sürekli eylem sayesinde en hareketsiz hale kendiliğinden erişilir.

 16.

Kendini tamamen boşalt. Zihninin huzursuzluğunu dindir. Ancak o taktirde her şeyin boşluktan ortaya çıkarak meydana geldiğine şahit olursun.

Ortaya çıkmak, çoğalıp gelişmek ve sonra tekrar gerisin geri çözünüp erimek… Ebedi ger dönüş sürecidir bu.

 

 

 

 

40 DEDİĞİN UÇAR MI?

Bir 18 Ocak’ı daha bıraktım mı geride? Hayır olsun..

O gün bugündür bende durum şu..  2015 – 1975 = 40 !!! Evet aritmetik olarak 40 çıkıyor ama bu işin içinde doğar doğmaz bebeğe 1 yaşında mı diyoruz? var, hissettiğin yaş var, olmak istediğin yaş var vs vs.. Hakikate uzanan bu yolda her şey var.:) Hissettiğim yaşta olabilirim yani öyleymiş gibi sanki belki bazen biraz. !?

Hani bebeklerin 40’ı çıksın diye anneler bekler, sanki o gün bir mucize olacaktır. Günde minimum 5 ile 10 saat fık fıklayan bebeğin 40 çıkar çıkmaz bilge bebek olması filan beklenir ya 40 yaş kadını olmak da böyle bir şey.-neden ‘kadını’ olduğu yazının içinde saklı-  Nasıl ki her bebek 40 mucizesine karşılık vermiyorsa her kadın 40’ında aydınlanıp bir hallere bürünmüyor. Fakat ben kendimi sağ olayım öyle bir hazırlamışım ki, geldi geliyor gelecek derken vallahi de billahi de bi farklı uyandım Pazar sabahı.. Saati doğduğum saate kurup uyandım, gereken ve hak eden her şeye tüm iyi dilek ve niyetlerimi yolladım. Sonra 1/2 saat daha uyudum.. Bir uyandım ki o ben ben değilim.:)))

40 bu 40 kızım, şşşşştttt farkında  mısın? der gibi baktım banyo aynasında kendime. Ciddiye alınmak istedim o gün tüm doğum günlerimden bağımsız.. Ben pek önemsemiyorum ya doğum günü münü, ama çocukluktan sonra ilk kez bu sene işte bugün o gün havalarına girdim. Benzer tavırlar 35 yaşıma girerken de gelmişti bana, gün olarak pek kıymet vermedimse de ‘yolun yarısı’ ifadelerine kurban gittim o kış. -sanırım bloğu düzenlediğim sene ya da 1 sene sonrasıydı, 5 yaşında Nazannesi;)-

Kopmadan devam etmek istiyorum, ne oluyor 40 olunca? Ne olması makbul? Ne bekleniyor 40 yaştan? Ne verirse tamamdır bu iş? 2/3 ay önce olmayan ne var bugün, bu hafta? Ne var biliyor musunuz, tekamül var dosdoğru. Varılan yeri koruma arzusu var çok baskın. Eşe, dosta sahip çıkma isteği var derin ve kuvvetli. Yaşamına sahip çıkma, benim diyebilme var en özgüründen. Ben oldum olası duygusal kararlar verme eğiliminde oldum. Duygusal insanların çoğunun başına gelebildiği gibi benim de pişmanlıklarım oldu bu halden sebep. Çok aşmak istemedim bunu sanırım, kabul görüp görmemesi değil içimdeki hali öncelikli oldu. İşte 40 yaş sanki bunu biraz kıracak derken bambaşka bir duygusallığa yelken açtırdı bana. Ben 40 olurken çevremin ne olduğunu gözlemlemek iyi geldi, hoş geldi. Örneğin annem, babam, ablam ne hissettiler ben 40’a girerken diye düşündüm. Onlar adına da başka bir ruhsal pencereydi bu. Ve bunu fark ettim. Henüz o yaşı yakalamamış arkadaşlarımla mevzusu oldu, baktım onlarda benden yana başka bir açısıyla başka bir duygu deneyimliyorlardı. 40’ı aşmış arkadaşlarımda o rehaveti gördüm, oradan geçmiş olmanın huzurunu. Kısacası ben 40’a girerken ‘sevgi çemberimdeki’ insanlar da benimle birlikte bir sürece dahil oldular sanki, onlar da yola çıktılar sanki.

En klişesinden ‘Kıymetini bil en güzel yıllarına giriyorsun.’ var.. Nasıl seviyorum bu yaklaşımı, nasıl heyecanlandırıyor beni bilemezsiniz. Ne yersen o’sun var ya ne dersen o kısmı da benden olsun.;) Bu birbirinden güzel dileklerin içinden ses olayım istedim. Bana getireceklerine kucak açarken tüm sevdiklerimi de yaşamayı umduğum güzelliklere dahil ediyorum şimdi. Dilerim 40 uçuşum hepinize arzu ettiğiniz şeyleri getirsin. Tüm kızgınlıklar, kırgınlıklar, kötücül duygular yerini dinginliğe, sakinliğe bıraksın. İçimiz hep dışımızla bir olsun, birbirine katılsın.

Sevgi sevgi sevgi..

Bu aralarda buna taktım..  

Rudolph Zamanı

Sanırsam 20 gündür filan taslağa yaslanıyorum!! Hehehe bu ifade az evvel Begspt grubumuzdan fırladı:)

Yaniiii,

Tam bir şeyler yazmaya başlıyorum hatta bir kaç paragraf ilerliyorum, araya işler güçler giriyor, tamam taslaklarda kalsın akşam yazarım diyorum o akşam akşamlarca gelemiyor, günler sonra açıp yazdığıma bakıyorum, o anki ruh durumum ve olup biten ile hararetli biçimde yazdığım satırlar bir manasız geliyor havada kalıyor haydiiii sil baştan yazıyorum…

Güz bitti kış girdi, yeni yıl geliyor, ağaçlar yapıldı, sıcak çikolata havalarına girildi -17/18 derece olsa da- eee bize istek listesi gerek! Evet aynen her sene olduğu gibi, her sene dilendiği ve %75 nin yapılamadığı gibi.

Önce çok şükür ki hala kırmızı burunlu Rudolph şarkısı dinlemeye bayılıyorum. -zamanlama sebepli yazılmıştır.-

Hala Nazannesi’ne önem veriyorum. 

Hala tam zamanlı bir yetişkin olamıyorum.

Hala hayal kuruyorum, kurduğumda kayboluyorum.

Hala aşka inanıyorum.

Hala akşamı dışarıda geçireceğim zaman heyecanlı, mutlu filan oluyorum.:)

Hala ota b..a ağlayabiliyorum.

Hala çooookkk seviyorum, çooookkkk gıcık oluyorum.

Hala -özellikle arabada- şarkı tutuyorum.:)

Hala akşamları oje sürüyorum ve sabah kalktığımda yastık izi olduğu için silmek zorunda kalıyorum.. Hala dizilere, filmlere, kitaplara kaptırıyor gerçek gibi yaşıyorum.

Hala viskinin tadı, şarabın yeri, rakının keyfi başka.

İşin özü 40’a çok az kala ben hala eskisi gibi, kendimin kendisini bıraktığı, birilerinin beni bıraktığı yerdeyim.

Böyleyim..

Gelelim dilek listemize.. Farklı olsun madem..:)

Her birini uygulamak üzere..

– “Bilgeliğin anahtarı bildiklerini unutmakta yatar.”

– “Telaşın ve acelenin tatlısı yoktur.”

– “Stres; tehlike varken seni yaşatır, yokken seni öldürür!”

– “Kalbi hızlı atan her memeli az yaşar… Kalbi yavaş atan her memeli uzun yaşar…”

– “Meditasyon bir yapma değil, olma halidir.”

– “Yorgunluk geçicidir. Güçsüzlük kalıcı…”

– “Zihin yanılsamaya, kalp hakikate yöneltir. Hangisini dinlersen, kendini orada bulursun..”

– “İfade ettiğin enerji, kurduğun iletişimde her şeyden daha önemlidir.”

– “Susma… Biriktirme… İfade et…”

– “Yol almaya değil, yol olmaya çalış.”

– “Kendini unutmadan başkaları için de hayal kurabilen insan yüksek bir farkındalığa sahiptir…”

– “Unutmayı seçtiğin, hatırlamamaya çalıştığın ve ödevini görmezden geldiğin her dersi yeniden almak zorunda kalırsın…

– “Zihin su gibidir. Çalkalanma başlayınca görmek zorlaşır. Yatışmasını bekle, cevap gelecektir.”

– “Kahkaha atmak için mutlu olmayı beklersen hayat boyu kahkaha atamayabilirsin.”

– “Her kahkahada bir şifa gizlidir.”

– “Beden olduğun şey değil, sahip olduğun şeydir.”

– “Kadim hakikati bilmeyenler bilmez senin kim olduğunu. Eti kemiği görür onlar. Onu bürüyeni değil.”

M.Hara YOL

Önce sağlıklı, sonra kadim gerçekleri fark ettiğimiz halde susmayı tercih etmediğimiz bir 2015 diliyorum.. O itina ile gömülü başları kumlardan çıkarıp, lazım gelmeyen her yere soktuğumuz burunları çıkarıp, kafaları gerekene yorup, burunları kokulara yönlendirmek üzere.. 

Sevgi sevgi sevgi..

Ben  

Nasıl Sevişirsen Seviş Ama Seviş mi Demeli?

Metin ile yolculuğuma devam ediyorum, bitmesin diye gözünün içine bakıyorum. Tamam bir başucu kitabı bu fakat yine de okumaya devam ederken kurduğum bağlantı farklı geliyor. Çakralar, artık sokaktaki sıradan bir kişiyi çevirip sorsak, hangi rengin hangi çakra/bölge olduğunu söyleyecek kıvamda olması ve bu kitapta da yer alması benim de buraya taşımama sebep oldu.
Hepsi değil aşağıdaki yazı ile alakalı olabileceğini düşündüğüm, II.çakra, turuncu çakra, cinsel çakra, yaratıcılık çakrası..
Turuncu Ki topunun dengelediği cinsel çakra, hem cinselliğin deneyimlendiği hem de yaratıcılığın tetiklenip üretimin yaşandığı enerji merkezidir. Her türlü proje, düşünce, fikir, doktrin vb.cinsel çakrada yaratılır. Her yaratım cinsel çakrada başlar.
Aşksız yaptığın ya da karşındaki insanla bağ kurmadan yaşadığın her şey din kitaplarının da işaret ettiği ‘zina’nın tam da kendisidir! Bugüne kadar yaşadığın cinselliğini ve özel/duygusal ilişkilerini bir kez de bu açıdan bakarak sorgulayacak olursan, belki de eşinle yaşadığın şey zina sayılırken, sevdiğinle yaşadığının adı AŞK olacaktır.
Mutlu cinsellik yaşayan insanlar, artık evrenselliğini hissetmiştir ve içsel uyanışında biraz daha ileri adımlar atmışlardır. Devletlerin ve dini kurumların seni görmek istemeyeceği mertebe senin mutlu ve aydınlanmış, bilge biri olmandır. Böylece ne kadar varoluştan uzak kalırsan ve günahkar olduğun suçluluğuyla kendini mutsuz ve eksik hissedersen kurumlar senin ruhsal, zihinsel ve bedensel gelişimin üzerinde o denli kontrol sahibi olacaklardır. Metin Hara
Cinsellik, cinsel hayatlarımız nedense sır gibi saklama ihtiyacı hissettiğimiz alanımız. Aman yanlış anlaşılmasın ben ki evini dahi mabedi gören biri olarak, dilimize bunu pelesenk edelim diyecek değilim ama sır gibi saklamak, renk vermemeye mücadele etmek başka bir şey. Her ilişki içinde başka bir cinsellik barındırıyor aslında. Karşımızdaki bizim partnerimiz olmak zorunda değil, cinsel kimliklerimiz hep orta yerde. Ben insanların kendimce analizlerini yaparken onların cinsel kimliklerini çok önemserim. Cinsiyetlerini değil, cinselliklerini. Bastırılmış cinselliğin dışa vurumunu gözlemleyebilmek için üstün bir zekaya sahip olmak da gerekmiyor, aynı hat üzerinde olmak da. Giyimi şöyleyse böyledir, lafı sözü şu şekildeyse kesin bu türlüdür gibi deli saçması şeylerden söz etmiyorum. Demek istediğim, tatmin olabilen insanlar ile, tatmin olamayanlar..
Bu tatmin meselesi de kendi içinde tartışmaya çok açık. Herkesin ihtiyaç duyduğu cinselliğin farklılık gösterebileceğini akılda tutmak şart. Tek doğrulu hareket etmek, imtina ettiğim, bu konu da daha da itici geliyor. Gerekmeyen ayrıntılara girmeden vermek istediğimi verebilmişimdir umarım. Haydi düşünmeye..🙂
Ve konumuzdan bağımsız bir paylaşımda daha bulunarak bitiriyorum. Canım arkadaşım Geeee -Göksun- un lezzetli elinin mekan buluşu, sizi buluşu.. Evet ikram ve davetlerinizde, artık ne şekilde olursa onun cheesecakeleri, kurabiyeleri, börekleri konuşsun derim. Hem piyasa altında masraf yapacaksınız, hem onun hemen yan bahçesinden, köylüsünden aldığı malzemeler ile yaptığı lezzetleri tatmış olacaksınız.
Siparişleriniz ve daha ayrıntılı bilgi edinmek için
goksungorur@hotmail.com
ps1: yılbaşına daha var ama zencefilli, tarçınlı yemek zamansız!!! ps2:müzik/video canım Tüüüüüüümaaaaaaay için.😉
Ben
http://www.youtube.com/watch?v=C4GtPb3Y3vQ
 
Seviştiğin Gibi…

Şubat 2014

Bade Gül Kılınç

Nasıl sevişirsin?

Çok mu ani ve itici mi oldu sorum? Direk ve pat diye alanına girip ürküttüm mü seni?

O vakit biraz yavaştan alayım.

Öncelikle, sevişir misin? Onunlayken diyorum, hani o an varya…Göz göze değerken, el ele, nefes nefese, ağız ağıza değdiğinde. Daha o an başlar mı sevişmen yan yana dururken? O anın içinde akar mısın? Belki de daha başlamadan sonuca veriyorsundur dikkatini kim bilir. Sıvıların bedenden boşalacağı anın hayalleridir belki tüm cinsellik hallerin. Bu beklentinin-ki illa öylesin demiyorum-seni süreçten, ilşkide olma halinden kopardığını hiç hissediyor musun ve sabırsızlıkla odaklandığın boşalma geliverdiğinde, saniyelik süren o andan sonra boşluğa düşüyor musun? O haz anıyla hayatına bir anlam geleceği fikir baloncuğu patlayıveriyor mu, derin bir yalnızlık-anlamsızlık-hissizlik kıvranmalarıyla? Bilemem, sen daha iyi bilirsin. Rahat ol dostum, kimse seni sorgulamıyor, cevaplarını bana vermek durumunda da değilsin, korkman da yersiz, hiç birimiz bilmiyoruz birbirimizi. Kendimizden de ne kadar saklayabiliriz gerçeklerimizi kim bilir? Boş ver yahu, izin ver içsel araştırmana ve sevişmeni fark ederek bağlan varlığına. Bu bir davet, o kadar.

Tekrar dönüyorum sevişme hallerine ya da hayallerine.

Sevişmeni nasıl alırdın acaba dostum? Bol öpücüklü, temaslı. Sert, yumuşak, hızlı, uzun uzun sindire sindire. Noktasal ya da yayılmış hislerle.

Konuşmalı, sessiz, ahlı ohhhlu…

Senin sevişmenin bir tarzı var mı? Partnerin yoksa da hayali sevişmelerinin tavrı nasıl?

Neredeyse en az temasla, ya da temasın farkında olmadan bir git gel işi belki seninki. Çabucak ve koşturarak; mahşerin yedi atlısı misali derken hooop! Hayda kaçtı ve bitiverdi anlayamadan ne olduğunu belki de.

Memnun etme kaygısıyla, onu coşturmak, hazdan inletmek derdiyle ter döktüğün bir mücadele alanı da olabiliyor bu anlar bazen değil mi?

Kendi zevklerini giderdiğin bir araç belki de patnerin, olabiliyor mu ara sıra ne dersin? Canlı biriyle mastürbasyon bir nevi. Aslında ilişki yok, almak-vermek yok, partnerinin varlığının bir değeri hatta hissi yok. Sadece haz ihtiyacını karşılayan ruhsuz bir oyuncak, alet edevat gibi. Ah lütfen sevgili okuyucu, sevişmeni, tatmin olma biçimini, tavrını tarzını sorgulamıyorum, beni doğru anlamanı dilerim.

Sert, keskin sınırların, asla yapamayacakların ve Türkan Şoray kuralların vardır belki. Rahat mısın partnerinle beraberken, çıplakken, o sana bakarken, sen ona bakarken?

-Mış gibi yapar mısın sevişirken? Sen gerçekten mutlu, anın içinde olduğunda beraber olduğunun da mutlu olduğunu fark ettin mi hiç, mutluymuş gibi yaptığın için değil de o an tüm mevcudiyetinle orada onunla kendinle olduğun için.

Ve belki sevişmen, derinlerinden yüzeye, daha önce tanımadığın hislerini çıkarıyor ara sıra. Hani zevk, heyecan, tatmin olacaktı bu işin sonu mu diyorsun bu durumlarda-eğer yaşadıysan- o an o insan ve onunla ilişkinin sana verdiklerine açık olmak, kendi gizli kuyularından ışığa çıkanlara da alan açmak ve fark etmek yerine? Bilemem dostum, sadece soruyorum.

Sevişme, sevişmeme hallerinle bağlanabilirsin şu an sen olarak, var oluşun ifade buluş biçimine. Kendinle temasın gibi partnerinle, cinsellikle olan temasın. Cinselliğinin alanları, yaşam alanların gibi: dar, geniş, yaratıcı, kısıtlayıcı, ürkek, güvensiz, rahat, kabulle, merakla, heyecanla, birleşerek, izin vererek akışa, direnerek, kaçarak, yalancı hallerle, tatsız tuzsuz, bol çeşnili, iktidar peşinde, güç delisi, kurbanı yaşayarak, partnerini bir vibratör-şişme kadın-boşaltıcı-uçurucu bir uyuşturucu gibi algılayarak, davranarak, yakınlaşmadan kaçarak, korkarak. Bol ve renkli-sınırsız fanteziler kurarken, olay sevişmeye geldiğinde, hayalindeki gibi olmaması yaşananın, hayal kırıklığı ve hüsran hisleriyle, yalnızken daha rahat tatmin olduğun fikriyle, boşaltma alanını terk etme halleri gibi diğer insanlar ve olaylarla olan bağ kurma-kurmama biçimin.

Seviştiğin gibi temas kuruyorsun kendinle, arkadaşlarınla, yaşamınla. Özgürce, rahat, anlayışla, hevesle, değişen ana açık, beklentisiz, adanarak; sevgi ve merhametle.

Belki de cinselliğin, samimi ilişki kuramamanın yansıması-etkisi ve ıstırabıyla şekillenirken hiç de dışarıya yüzünü gösterdiğin sen gibi değil. Yabancı-uzak-şaşkın-suçluluk-utanç ve yalnızlık hisleriyle dolusun belki. Benim daha bilmediğim nice haller gibiyiz sevişirken ve seviştiğimiz gibi yaşarken.

Soruyorum şimdi: ‘Sevişmeni nasıl alırdın?’

http://www.kuraldisidergi.com

Vedası Pişkin Olmamış

Geçen hafta özellikle sosyal ağları kullananlar Mehmet Pişkin’in videosu ile sarsıldı..
Ben de ancak insani boyutu ile buraya taşımak istedim. İşin daha karanlık yanları meslek erbabına kalsın.
Çok şey yazıldı, çizildi, söylendi. Farklı inanç ve görüşlere sahip insanlar, bunlar doğrultusunda eleştirdiler, anlamaya çalıştılar, kızdılar, hak verdiler Mehmet Pişkin’e.. Çok net bir şekilde algıladığımız kadardı her şey, baktığımız daha doğrusu bakabildiğimiz kadar. İnançsızlığına eşlik daha ne beklenebilirdi diyebilenlere hayret ettim. İnsanoğlu ne tuhaf bir mahluktu ve ölüm gerçeği bile acımasızlığını gölgeleyemiyordu. Ben gibi değilsen olmasan da olur demekti bu bir yerde de.
Özendiriciliğine takılanlar oldu. Tıpkı Nejat İşler’in gençlere ‘kötü’ örnek olması gibi. Spider Man izleyen minnakların balkon aşırı hareketleri gibi miydi bu da? Gerçekten bu videoyu izleyip intihar edebilir miydi insan? O eşiğe yakın olana zaten bahane çok muydu yoksa?
Peki benim gibi ne inancına ne özendiriciliğine aldırmayan, takılmayanlar ne hissetti Mehmet Pişkin için?
Çok çok üzüldüm, çok çok etkilendim.. Takip eden günlerde ara ara aklıma geldi ve atamadım kolay kolay. Bu belkide izlediğim en samimi videoydu benim. Öyle içten ve öyle hepimiz gibi. Hatalı davrandığını düşünenlere ise bir kez olsun düşüncesiz davranmaya hakkı olmuş olsun dedim, o da ölürken.. Hele sona eklediği parça, parçaya eşlik halleri göz yaşlarına boğdu beni. O an tüm dünya izlesin ve ders çıkarsın istedim. Kırdıklarını, umursamadıklarını, zaman ayırmaktan geri durduklarını tek tek gözden geçirsin istedim.
Hayat tam olarak böyle bir şeydi işte. İyiyken iyi gelen değilken insanı boğan. Mutlu olduğunu sanıp çok affedersiniz ama tam manasıyla ahmak gibi yaşayanlara inat ölmeliydi belkide.
Ben ‘her şeye rağmen yaşamak’ klişesine inanmıyorum. Hele de bilinci yerinde, donanımlı insanların seçim konusu burayı terk etmek ise. Ay ne yaşadıda bu hale geldi?!, kız arkadaşı da bıraktı gitti!?, bunalımda olacak ne vardı yahut evet son zamanlarda bunalımdaydı anlamıştık!? demeler nasıl sığ geliyor ardından..
Hiçbir şey yoktu, çok şey vardı.
Bir de duyarlılık meselesi var ki en çok cellallendiğim.. Duyarlı insan olmayı, naifliği gerizekalı olmak gibi sundukça sürecek belli oldu. Herkes her şeyi olmak istiyor maşallah ama kimse duyarlı olmaktan yana değil. Niye? Duyarlı insan hırpalanır, e hırpalamayın madem akıl vereceğinize sevgi gösterin. Çocuklara ebeveynleri düpedüz kötü olmayı öğütlüyor, altta kalmamayı, hakkını aramayı öğretecekler diye- yaşayarak öğrenilen her şeyi öğretmeye soyunduğumuz gibi- kötücül neleri varsa kusuyorlar. Kötülük prim yapıyor, iyilik dibe çekiyor.
Şimdi beş dakika bir düşünün, duygusal vampirlerinizi-kendiniz dahil hatta en başta- ve duygusalları düşünün.. Duygusal vampirler bir biçimde sizi emmenin yolunu bulurken, duygusalların sesi soluğu çıkmaz o denli. Ama ne hikmetse vampir kıymetli olur. Ağlamayana emzik vermeyerek boşladığınız insanları düşünün mesela. Nezaketinden neredeyse hiç ödün vermemiş olanları düşünün, öyle olduğu için ‘aman sende ne detaylara takılıyorsun’ dediklerinizi..
Güçlü olmak ile güçlü görünmek.
Duyarlı insanlar en güçlüsü.. Çok azımızın sahip olabileceği bir yürekleri var, azımızın anlayabileceği de bir zihin yapıları.
Ben kendi adıma çok ders çıkardım bu videodan.. Pek çok kişi ve olay geçti film gibi gözümden. Benim bir arkadaşımın vedası olsaydı bu?! dedim kendi kendime, yaşadım adeta.
Özendirici buluyorum evet buluyorum ama veda şeklini, vedasını değil.. Kısada yaşadıkları, dile gelişi, vedasıyla anlattıkları daha da dört elle sarılmaya, farkında olmaya özendirdi beni. 🙏 Kaç kişi -yazar/çizer değilken- külliyatı öne serebilir ölümüyle?
Ben

Konuştun-mu ‘içten’ konuşacaksın

Benim içsel konuşmalarımsa Naz’ın, ‘Anne gözlüklerini takınca çok ciddi bir anne oluyorsun.’ demesi ile başladı. Ciddi ne demekti 9 yaşında bir çocuğun dünyasında, terimlerinde? Ciddiyetsiz anne nasıl olunurdu, ben olabilir miydim? Kurallarım olması, disiplinli olmam beni ciddi yapar mıydı? Kızımın ciddiyetten anladığı bu muydu? Yoksa gözlüğün hikmeti vardı ve ben aslında gözlüksüz ve ciddiyetsiz hatunun tekiydim, miydim?!

Çayırlara salmış insanlara gizli bir hayranlık beslediğim, en ufak hayata dokunan üretimi yokken dünyaları kurtarıyormuş edasıyla salınanlara özendiğim doğrudur. Satışın iyi olacak derdi bir büyüğüm😉 Hmmm.. Satış? Ne satıyoruz? Kendimizi? Şahane!

Metin ne yaptın bana?

Neyi sorguluyorum kendi kendime ve niye?

İçsel konuşma bunlar tamam.

Rahatım.

Herkese oluyordur.

Olmuyorsa?

Ki olmuyor..

Evet sorun orada işte, içsel konuşması eksikler bozuyor beni. Bir dön bir bak ama değil mi? Yok. Neyse burayı geçeyim varamıyorum bir yere.

Güvercin onlar.. İnsanlar.. Sakin sakin dolanıyorlar, hiçbiri bir diğeri ile aynı değil. Hoşluk burada ya. Yelpaze genişledikçe keyifleniyorum. Her tür insan var hayatımda, çevremde, içimde, dışımda. Can dostlar, güzel vakit geçirilenler, az gördüklerim az da sevdiklerim, çok görüp gene az sevdiklerim:), az görüp çokkkk sevdiklerim, dedikoducular, vefalılar, haset edenler, hayır dua edenler, içten olanlar, yapay ve yatay geçiş yapanlar, ben bilirimciler, ay ben hiç anlamamcılar, her şeyin farkında olup salağa yatanlar, harbi dünyadan bir haber olanlar, sadece kendi derdinde olanlar, kendi derdini unutup habire koşanlar, dertsiz tasasız gamsızlar, mızmızlar.. Var hepsinden var. Ben de onlardan biriyim. Hepimiz öyleyiz.

Yok Naz ya ben düşündüğün kadar ciddi olamam sanki baksana hala büyüyorum be kızım.. Bir yandan hayata yetiş, seni yetiştir, kendini yetiştir, işe güce dal, koştur derken uzağı görme yetim azalıyor tabii.😉 Kolay mı zeytinyağlı biber dolmasını yaparken e postalara yanıt vermek, sipariş hazırlamak, sonra öğretmeninle konuşup veli olmak, ardından biraz meditasyona dalmak, hazırlanıp, giyinip, süslenip sokağa çıkmak, kalabalığa karışmak, bir sürü insanla iletişime geçmek, birilerine bir şeyler öğretmek, yorulmak, mabede koşarak gelmek, bitki çayı içmeliyim aslında derken kahve içerken kendini bulmak, 1seneyi geçti sigarayı bıraktım diye kendiyle gurur duymak, seni karşılarken hoşuna gidecek farklı bir şeyler hazırlamak, kirincik moduna geçip bidibidi seni karşılamak, seninle hasbihal ettikten sonra sen kendine dalınca, gözlüklerimi takıp kitabıma dalmak ve ‘Annnnnnneeeeeeeee!!!!’ dediğinde bütün ciddiyetimle sana gözlük altından ‘Efendim Naz?’ demek, he kolay mı?

İçsel sohbetimi seveyim..🙂 Haydi herkes sohbete.. Hafiflemeye..

Ben

–sonuna kadar içimin gittiği..-

İçsel Konuşmalar

Ekim 2013

Mehmet Osman Çetiner

Bedel ödemek ve eylemlerimizin sorumluluğunu yüklenmek aslında nasıl da hafifletiyor ruhlarımızı… Hata yapmak insana özgü ise bu hatalardan bir şeyler öğrenmek de “bedel ödemek” ile mümkün ve anlamlı bana kalırsa…

Bu yüzden kendime de öğrencilerime de şu yaşam duruşunu telkin ediyorum: Yaptığın her eylemin arkasında dur, bedel ödemeyi göze al; eğer bedelini ödediysen bir daha arkana bakma ve o hatanın ağırlığını yüklenme…

Bizi sahici ve güzel bir insan yapan hatalarımızla doğrularımızın bileşimidir.

Bu hafta sonunu kendime ayırdım, huzurla ve anlamla doldurdum her dakikamı… Bol bol yürüdüm, sevdiklerimi, acı tatlı anılarımı gözden geçirdim, tatlı sohbetlerin öznelerinden biri oldum doya doya… “Ey Mehmet Osman, bu dünyaya her şeyden önce insan olmaya geldin!” diye telkinde bulundum kendime…

Sahip olma ve ait olma isteklerinden sıyrılınca içinizden taşan bir huzurla bağımsızlaşıyor benliğiniz… Bunun için ne dine, ne dünyevi şeylere, ne de savunma mekanizmalarına gereksinimiz var… İnsan olmak yeterli… Sindire sindire yaşamak bir de…

Aksi takdirde; Covey’in “merdiveni yanlış duvara dayama krizi” olarak tarif ettiği birçok dostumun da yaşadığı bunalımın kısır döngüsü sarıyor yaşamınızı: Çeşitli amaçlar belirleyip kendinizi bunlara adamış ve başarı merdivenlerini hızla tırmanmışsınız ancak yukarı çıktığınızda bir de bakmışsınız ki merdiveni yanlış duvara dayamışsınız…

Mesleğimde, aşk hayatımda ve dostluk ilişkilerimde, kısacası yaşamımın birçok alanında muğlak, öngörülmesi zor, belirsiz durumlarla karşılaştığımda kendimi iğne olmayı bekleyen bir hasta gibi hissediyorum. İğnenin batmasını beklemek iğnenin battığı andan daha acı geliyor bana…”Haydi doktor/hemşire/eczacı yap şu iğneyi artık” diyesim geliyor…

Yaşamın gerçeklikleriyle karşılaşma anını beklemek, gerçeklikle yüzleşme anından daha sancılı bir durum sanki… Belki de bu halim yaşamca hamlığımdan… Böylesi durumlarda “en kötü durum senaryosunun” provasını yaparak stresimi daha yönetilebilir kılmayı başarabiliyorum…

Başımıza bir şey gelecek diye düşündüklerimizi söylemeyeceksek, duygularımızın, sevgilerimizin, seçimlerimizin sorumluluğunu üstlenemeyeceksek buna yaşamak mı denir? Kirlenecek diye beyaz giymekten korkup, beyaz giymeden ölenlerden olmayı hiç istemem doğrusu!

Yaşamın her anından mizah çıkarmak olanaklı mıdır bilmiyorum; ya da yanılsamalar dünyasında kendini kandırmak, avunmak mıdır? Bu soruların yanıtını bilmesem de sanırım sezgilerimle bulduğum, hissettiğim bir gerçeklik var: Yaşama tutunmanın en yapıcı yolu mizah… Tabii eğer yoksa bir açıklama, bir izah…

www.kuraldisidergi.com

Hız Limiti Olsa..

Yavaşlamak istedikçe hızlanıyor muyuz ne?

Ben her manada akışı hızlandırmak için hızlanmak değil yavaşlamak gerektiğini artık biliyorum fakat akan öyle hızlı akıyor ki..

Çevremi de gözlemliyorum ve istisnasız herkesin kendi içinde, yaşında, çevresinde ve çapında yoğun olduğunu görüyorum. Üstelik bunu hayata bağlayan etkenler içinde görüyorlar. Ne kadar yoğun olur, hıza kapılırsak o kadar hayatın içinde olur, dahil olur, yaşadığımızı hissederiz ‘sanıyorlar’. Sanrı işte düpedüz, herkes halüsinasyon içinde resmen.

Ben şimdilerde çok güzelim. :))))))

Kendime hayran hayran takılıyorum. Fiziksel değil, ruhsal açıdan çok güzelim. Beceremediğimi sandıklarımı şahane yaptığımı fark ediyorum, dengeli ve uyumluyum. Bu halimle, kendimle haklı bir gurur içindeyim. Negatif kişi ve oluşumları terbiye etmekle de hayatımdan uzak tutmaya çalışmakla da uğraşmıyorum artık, gelene hoş geldin yapıp –üstelik gönülden- satın almam gerekenden fazlasını almıyorum. Anlayan da benimle aynı dingin durumu paylaşıyor, anlamayan ise debelenmesine bir de Evrim’i anlamayı dahil ediyor!

Çok sevdim çünkü, ‘İnsanları balkona gelen güvercinler’ gibi algılamayı..

Ve keyifle okuyacağınızı düşündüğüm alıntım. Gene kendimce çiziklenmeye diğer satırlardan daha değer bulduklarımla..

ps: çok fazla kurt seyit şura izlemekten seçtiğim parçalar da.. :))

 

Hayata Dair Güzellemeler

Eylül 2013

Mehmet Osman Çetiner

Varoluşa dair

Yine bir yolculuktayım, kendi kendimi anılarımla, yaşamlarına dokunabildiğim insanların yüzlerinin hayalleriyle avutuyorum. Evren ne yaşamamız gerektiğinin, ne zaman ne öğreneceğimizin ölçüsünü çok iyi ayarlamış. İsyana, derbederliğe, basitliğe aman vermek yok. Ölmek için yaşamıyor muyuz? Hep ona koşuyoruz. Trenin, anılarımda gezinirken bana eşlik eden sesi adeta bir çağrı, hem yaşamaya hem ölmeye… Durak durak ilerliyoruz; kimileri iniyor, bizi yalnızlığımızla baş başa bırakıyor; kimileri binip yalnızlığımızı varlığıyla dindiriyor… Varacağımız yer ölüm, güzel anıların, söğüt ağaçları ile arkadaşlığımızın izleri kalsın bari geride…

Anlaşılmaya dair

Birisi sizi bir kötülükle itham ettiğinde sakin, sağduyulu kalıp “anlaşılmayı” zamana bırakmak en akılcı yöntemmiş gibi geliyor bana… Kuşkusuz ki başlangıçta bir imaj kaybına uğrayabilirsiniz, ancak kişiliğinizin yanı sıra “zamana bırakmak” ve “emek vermek” tüm haksız ithamların, tüm haksız suçlamaların zaman içerisinde aşılmasını sağlayacaktır. Aksi takdirde doğru anlaşılmak için debelenip durur, bir sürü açıklama yaparsanız bu ithamların da reytingini arttırırsınız.
Yaşam çıraklığından yaşam ustalığına geçme sürecinde “sözcüklere” daha az gereksinim duyuyor sanırım insan. Benim sözlerimdeki çelişki ise “sözcüklere gereksinim duymadan kendimizi anlatmanın önemini” anlatırken yine sözcüklere başvurmak. Belki de -büyük olasılıkla- hâlâ çırak olmamdan ileri geliyordur bu durum…

Aşka dair

Kendimin farkına vardım varalı yaşamımın neredeyse hiçbir anı sevdasız, aşksız geçmedi. Daha ilkokul birinci sınıftayken kızlardan hoşlanmaya başlamış, ilkokul ikinci sınıfta ise öğretmenizin kızını sevmiş, o çocuksu, sevecen, masum duyguları tatmıştım.
Hep söylerim “Bu dünyaya sevmeye, eşi dostu görmeye geldim.” diye… Bir kadını sevmek, onun tarafından sevilmekse bambaşka bir duygu.

Öyle ham ve öyle toydum ki kimi zaman duygusal zaaflarım yüzünden, kimi zaman ne istediğimi bilemediğimden, kimi zaman da kendimi tanıyamadığım için başarılı olamadım sevdada bugüne değin. Lakin sevmekten hiç vazgeçmedim. Tutkulu sevgiler aradım. Beni ben olarak kabul ederek sevecek bakışlar, gözler… Arayışlarım öyle yoğundu ve öylesine dikiş tutturamıyordum ki bazen dostlarım tarafından “şıpsevdi” ya da “ayran gönüllü” diye adlandırıldığım oldu. Öyle olmadığım halde çok sevdiğim insanlar tarafından böyle adlandırılmak ve eleştirilmek yüreğimi çok yaralamıştır. Daha sever sevmez tüm olumsuz yönlerimi, cilasız halimi öylesine açık ederim ki bu durum sevdiğim kadınları ürkütür…

Dürüst ve şeffaf, bedenen ve ruhen çıplak olmazsam sevdiğim kadın karşısında, bu bana bir aşktan çok kandırmaca ya da “ticari bir anlaşma” gibi geliyor… Kuşkusuz ki bu iyi niyet başarısızlığımın tek açıklaması değil, ancak en belirleyici değişken olduğunu söylemeliyim.

Bu bahtsız yaşanmışlıklara karşın yaşadığım duygular ve onları tarif edişim dostlarım için bir esin kaynağı, bir umut oluyordu kimi zaman. Hem ailem hem de dostlarım benim âşık hallerimi, coşkumu, sevincimi, melankolimi pek sever…

Sonra bir gün “Al yazmalım” filmini izlerken kendimle ilgili bir keşifte daha bulundum: Ben, “seksapel, maçoluk, güç ve sahip çıkmanın” simgesi Kadir İnanır modeli bir erkekten çok “emeği, dostluğu, sevgiyi” yaşayan Ahmet Mekin modeli bir erkeğim. Kadınların 30 yaşına kadar Kadir İnanır modeline doğru eğilim gösterirken 30 yaş sonrası Ahmet Mekin modelinden hoşlandıklarını kavradım. O yüzden beklemeye ya da özelliklerime uygun seçimler yapmaya yöneldim.

Her arayışımın, her sevdalanışımın sevdiğim kadınlar için bir “onur” olduğu geribildirimini almama rağmen yıllar içinde yazgım değişmedi. Hiç incitmedim, ısrarcı olmadım, dostluklarına “aşk”tan daha fazla önem verdim. Bir zamanlar sevdiğim kadınların mutluluk haberleri hiç kıskandırmadı beni. Düğünlerine bile gittiğim

oldu, uygar bir ilişki ve iletişim düzeyini hala sürdürürüz.

Bu süreçte ne şiirler yazdım ki en ünlüsü “Kırmızı Kurdele”dir. Bazen
hastanelere düştüm, öyle yoğun seviyormuşum ki “kalp büyümesi” teşhisi konuldu. Kalbimin hacmi yetmedi sevdalarıma. Sevdiğim kadınları kazanmak isterken onların gündemlerine, dünyalarına girdim ve her biriyle ayrı ayrı zenginleştim. Kimisinde yabancı müzikleri öğrendim, kimisinde iyi bir tiyatro izleyicisi oldum, kimisinde başka başka güzellikleri katık ettim benliğime, kimliğimden ödün vermeden. Melankolik sevda türküleri dinledim, umudumu yitirmedim, arabesk biri olmadım hiç. Kimi tatlı anılarla ve sevdalarla mutlu olurken bunu çok ilerilere taşıyamadım.

Sevdalandığım kadının dini, mezhebi, ırkı, yaşı, kimliği beni hiç ilgilendirmedi. Sevgilerimi önyargılarımla kirletmedim. Sadece karşımda bir “dişi”den önce hep “kişi” görmek istedim… Dürüstlüğümün altından kalkabilecek bir olgunluğa, huzur veren bir dinginliğe ve sadeliğe sahip olmasını bekledim sevdiğim kadının. Başaramadım, olmadı. Eskiye çamur atmak yakışmaz sevene, sadece tutmadı frekanslarımız onca güzelliği taşımalarına karşın.

Ben yine sevda türküleri dinleyerek sevdalarımın tadını çıkarmaya devam edeceğim… Sevdiğim kadınların yüzünde, sesinde, gözlerinde bulduğum umudu; bir yurttaş olarak memleketime, eğitimci olarak öğrencilerime ve bir dost olarak dostlarıma yaymak için var gücümle çalışacağım…

Romanlara dair

Az önce, 20 gün aradan sonra öğrencilerimin yaşadığı Roman Mahallesine, Aydoğdu Mahallesi’ne uğradım. Bir iki saatlik zaman diliminde onlarla yaşamaktan duyduğum keyfi yeniden yaşadım ve pekiştirdim. Eğitimci olmak zor buralarda lakin böyle güzel gülen, eğlenen ve doğallığıyla size yaşama sevinci veren bir insan topluluğu bulamazsınız! Geçen yıl bir öğrencim, mahalleden geçerken bana “mahallenin gülü” diye seslenmişti; ne yalan söyleyeyim yadırgamıştım. Bugün yine aynı sözü başka bir öğrencimin velisi söyledi, bu kez mutlu oldum. Ben Roman oldum iyice dostlar. Buyurun mahallemize… “Neş’e keder / Hepsi geçer / Bize kâr kalan nedir bu dünyadan?”

Demokrasiye dair

Demokrasi, kendimize benzemeyenleri dönüştürmeyi amaç edinerek olanaklı değil… Bir arada yaşamaktan sevinç duymak adını veriyorum ben bu duruma, tahammül etmek ya da hoş görmek değil… Kimseyi kendi dünya görüşüme kazanmak değil derdim; anlamak, dinlemek, birlikte varsıllaşmaktır dileğim. Kendi onurum, haysiyetim, değerlerim ne denli önemliyse “başkasının” biricikliğini de gözetmek durumundayım…

Ertelememeye dair

Yolculuklara çıkmadan önce hem okuldaki odamda hem de evimde güzel bir temizlik yapar, çamaşırlarımı yıkar, tamamlanmışlık duygusu ile ayrılırım evden ve okuldan… Arkamda elimden geldiğince tamamlanmamış iş bırakmak istemem…

Bugün de güzel bir temizlik yaptım, ev mis gibi temizlik kokuyor… Çamaşırları güzelce katladım, ütü yaptım, toz aldım, yerleri sildim ve arkamda eksik bir şey bırakmamanın huzuru ile yola çıkıyorum…

Tamamlanmamış işlerimiz yoruyor bizi; ertelemek, ötelemek, yüzleşememek… Zaman zaman anılarımda da gezinip temizlik yapmanın ne denli rahatlatıcı olduğunu yaşadım çok kere, “sahici” olmayan her şeyden arındırmaya çalışıyorum yaşamımı… Ki rahat ve huzurlu adımlar atabileyim, yolculuklara özgürce çıkabileyim diye bundan sonra… Böylece enerjimi daha işlevsel kullanabiliyorum gittiğim yerde

Haydi allahaısmarladık!

www.kuraldisidergi.com

YOL

Biz bu hafta ‘bütün kızlar toplandık’ yapacağız ve seçtiğimiz kitap ile bir araya geleceğiz.. İçinde şu olsun ama bu olmasın, şu kadar olsun ama bu kadar olmasın derken en sonunda ‘Aşkın İstilası YOL’da karar kıldık. Metin Hara’yı sanırım tek bilmeyen bendim, ne rop ları okumuş ne eğitimlerini işitmiştim. Sebebi konulara olan ilgisizliğim değil asla bilakis her daim yerim var doğru rehber kimliklere fakat öyle çoklar ki tıkadım kendimi yüksek ihtimal. Merhaba dediğim insanın dervişliğe soyunmasından, hayatının neredeyse tümünü stresi ve egosu ile bocalayarak geçirdiği halde topluluklarda Rumi edasına bürünenlerden böööğğğğkkkkk gelmişti. Neyse zaten konu benim hangi mesafede olduğum değil..

Okumaya başladığım andan itibaren, tanışık olmadığım hiçbir ifade ile karşılaşmadığım halde, bir sonraki sayfaya geçmek için sabırsızlanan bir Evrim oldum. Meşhur, okur ile yazar arasındaki o bağı kurdum. Nasıl bir ele geçirme ise, bu sefer ben de merhaba dediğime kitaptan söz eder oldum. Zaten bilmeyene pek denk gelmiyorum. Kişisel gelişim yolculuğu adı altında bize yutturulan laf salatalarının kulaklarını çınlattım. –ki bu konuda şanslı tesadüflerin insanıyım ama yayın kirliliğinden nasiplenmemiş olmak imkansız- Okuyup, yapıp, bakıp kurban olayım Oshocuğuma haline gelinceye dek..

Genç yaşında büyük işler başaranlara yazabilirim ben Metin Hara’yı.. Yani net olarak bende oluşturduğu ilk izlenim bu. Daha sonrada özel yeteneklerini devreye sokabilen diyebilirim. Yaptığına inanan insanlarla YOL almak hep daha kolay olmuştur.

Benim kendime ve dünyaya baktığım yer ile Hara’nın yolu kesişebildi, bu yüzden çok faydalanıyorum. Her gün düzenli Sufi Nefesi deneni yapabilmek bile şimdilik küçük mucizem.😉 Fark ettim ki bir süredir meditatif eylemlerden uzak kalmışım. Yaşamın yoğunluğuna fazla kapılmışım. İtina ile sadece yoğun olmaktan sıyrılıyorum şimdi. Bu kadarı bile yeterdi.

Kitabı tek solukta değil 3 bölümde bitireceğiz biz, yani daha iyi sindirecek, uygulayacağız.

Bitiminde belki bir kez daha yazabilirim Metin Hara ile çıktığımız yolculuğu.

Ben

Hayalperestler olmasaydı; Hiçbir realist yerden ayrılamazdı. Ben de bir hayalperestim işte! Sonsuz bir yolda, sonlu adımlar atarak sonsuzluğa varmaya çalışıyorum…

Bedeninin uyanışı gözlerini açtığında, ruhunun ayılışı ise ancak gözlerini kapattığında mümkündür…

Dünyada var olan her şey, algından ibarettir… İşe önce algınla, hakikat arasındaki uçurumu azaltmakla başlayacağız!

En azılı düşmanın da, en gerçek dostun da; senin teninin altında saklıdır…

Kalbi hızlı atan her memeli az yaşar… Kalbi yavaş atan her memeli uzun yaşar…

Sahip olduğun bilgiyi kullanmadığın sürece, ona sahip olmak seni ayrıcalıklı kılmayacaktır.

Meditasyon bir yapma değil, olma halidir!

Düşündüğün her şey bir yanılsamayken, hissettiğin her şey hakikattir…

KARANLIKTA ETRAFINI GÖREBİLMEK İÇİN GÖZBEBEKLERİN BÜYÜR. KENDİ İÇİNDEKİ KARANLIKTA IŞIK GÖREBİLMEN İÇİNSE GÖNLÜNÜN BÜYÜMESİ GEREKİR!

O HALDE, SENİN İÇİN DE UYANMA VAKTİ GELDİ!

BİLİYORUM UYKUDA SICAK VE GÜVENDESİN AMA ARTIK GÖZLERİNİ AÇ! SENİN KONFOR ALANININ DIŞINDA KOSKOCA BİR YAŞAM DAHA VAR…

Metin Hara –YOL-

 

YES COMMENT! ;)

Baskılara dayanamayarak yorumları açtım! Nasılsa kontrol bende deli saçması olanları yayımlamamak gibi bir şansım var, saldım gitti, yazın..

Önce Sevgili Nur Hanıma teşekkür ederek başlamak istiyorum, kendisi bana e posta yoluyla ulaştı iyi ki ulaştı, sanal olsa da çok mutlu oldum onu tanıdığıma, bloguma, yazdıklarıma gösterdiği ilgi ve teklifleri beni çok çok sevindirdi, keyiflendirdi. Pekala diyemedim ama düşüneceğime söz verdim, buradan da onu duyurmak istedim. -havalara girmiş surat-

Eveeeeet sonbaharı biraz daha hisseder gibi olduksa da, daha yazı bitirmiyoruz lütfen. Sarı yazımız var daha inşallah, nice sıcak günlerimiz var, kara kış yüzünü göstermeden tadını çıkarmalı.

Geçen sefer derin dondurucu, çamaşır işlerim filan vardı sanki yazmıştım. Çok şükür tüm Kalamış’a yetecek kadar nevale hazırladım. Yetmez gibi canpare dostlardan da gelen hediye nevaleleri alıyorum, bakınız Tüüüüüüümaaaaaaay. -kullandım ki bile desem?!- Sonraki haftayı biraz çeviri, biraz Naz okul alışverişleri, biraz gezme, biraz okuma ile geçirdim. Okuma demişken bu yaz K.Başar okudum bir yeni bir eski romanını. Ayrıkotu diye mükemmel bir öykü kitabı okudum, genç ergen sayılabilecek minnakların ruhsallığına dair Winnicott’un Ev’ini okudum. Her birini tavsiye ediyorum.

Eylül’ün son haftası geçen sene yaptığımız gibi kitap okumalara başlıyoruz inşallah. Bu sebeple sizlerden de kitap tavsiyesi gelirse çok sevinirim.

Ben bu sene de her sene okul sezonu başlarken yaptığım gibi envai çeşit kurs araştırdım.😛 Yok efendim seramik yok ebru, yok oyma yok kakma ve adını bile anımsamadığım bir dolu el sanatı. Yeteneğim malum, isteğim de ama yerimi bulamıyorum sorun orada!! :))) Bu konuda da önerebileceğiniz Anadolu Yakasında mekanlar var ise.. 🙏

Son olarak Kuraldışı Dergiden yaptığım alıntılara değinmek istiyorum, ben her zaman sonuna link koyarak paylaşıyorum ancak benim blogumdan alıntı yaparak bunu kendi blogunda yayımlamış olan yeni bitme bir blogger canımı sıktı. Bir tesadüf okuyanlar bana durumu iletti ve haberdar olabildim. Zaten bu taklitçi zihniyetten kurtulamadıkça.. Sorup söyleyincede ‘Aaaa yok okumadım’ gibi sığ bir yanıt aldım, utanmasa ben yazdım onu diyecek.

Taklitlerimden sakınınız, bu konuya fena kılım! 😤

Ve iyiki var dediğim Kuraldışı Dergiden bir alıntı size, ben her zamanki gibi dahil oldum, çok şey buldum..

ps: kendimce önemli bulduğum yerlerin altını çizdim.

Ben

 

Birey Ruhu – Özgürlük

Eylül 2014
Ersin İpek

Bu yazı geçen ay yayınlanan Birey Ruhu adlı yazının devamı niteliğindedir.

Akıl sır almaz bir kaosun içinde, vahşetlerin, katliamların, alaverelerin, üçkâğıtların, savaşların, yozlaşmanın, peşinde koşulan ideolojilerin, yaptırımların, paranın, dinin, siyasetin, ekonominin getirdiği bilinmeyene giden yolda bitmek bilmez şekilde boşa kürek çeken bizler artık kendi kendimize şunları sormaya başladık: “Peki ne halt edeceğiz? Yaşam dediğimiz bu şey neyin nesi? Berisi var da ötesi var mı?”

Bu sorgulama ihtiyacı içerisinde, kendini boşlukta hisseden pek çoğumuz bir şeylere inanma ihtiyacı duyarak inanca, dine, aidiyet duygusu yaşatan şeylere sarılmıştır. Bir kurtarıcıya, bir ideale, peşinden gidilecek, uğruna savaşılacak, can verilecek şeylere inanmıştır. Bu inanç daima beraberinde şiddeti getirmiştir.

Bilgi bize her zaman armut piş ağzıma düş şeklinde tabakta sunuldu. Sunulan bilgi bizi tatmin ediyor. Verilenlerle yetinen bir hayat sürüyoruz, gerisi boş ve anlamsız. Hayatı bize anlatılanlarla, bizim için çizilen yollarla, dayatılanlarla, korkularla yaşadık.

Gücün, makamın, itibarın, şöhretin, başarının, paranın, saygın olmanın peşinde koşan rekabetçi bir toplum yarattık. Bu yarattığımız ve gurur duyduğumuz şeylerin tümü, içine bakıp da görmek istemediğimiz bu âlem, içinde hep şiddeti, düşmanlığı, korkuyu, ötekileştirmeyi barındırdı. Tek bildiğimiz de bu olduğu için bunun ötesinde bir hayat şekli bizi korkuttu. Bu yüzden de var olana her zamankinden daha sıkı sarılıyoruz.

Bilinmeyen her şeyden korkuyoruz. Yarından korkuyoruz. Ölüm de bir bilinmeyen ve en çok da ondan korkuyoruz. Hayatımız korkudan ibaret. Umutlara yer yok. Gerçeklikten kaçmak üzerine kurulu bir yaşam sürüyoruz. Peki, gerçek ne? Sizi gerçeğe götürecek bir yol yoktur. O şimdidir. Şimdidedir. O zaten yaşayan bir şeydir.

Peki, bu rekabete, şiddete ve korkuya dayalı toplumda bizler buna dur diyebilir miyiz? Bunu ancak şunun idrakine varırsak başarırız: Kim olursak olalım, evrenin neresinde hangi türden bir canlı olursak olalım, hangi kültüre, hangi dine, hangi millete ait olursak olalım, var olan her şeyden ama her şeyden birey olarak bütünüyle biz sorumluyuz.

İçimizde gizliden ya da alenen barındırdığımız saldırganlık, bencillik, milliyetçilik, önyargılar, egolar, idealler, inançlar ve tüm duygulardan ötürü savaşlardan sorumluyuz. Açlıktan sorumluyuz. Karmaşadan sorumluyuz. Tüm bunları idrak ettiğimiz ve birey olduğumuzun farkına vardığımız an harekete geçeceğiz.

Yaşamayan ve şimdide olmayan şeylere giden bir yol elbet vardır çünkü onlar durağandır. Hiçbir ibadethanede bulunmayan, hiçbir öğreticinin, hiçbir kurtarıcının bize yol gösteremeyeceği bir şey olduğunu idrak ettiğimizde biz neysek gerçeğin de o olduğunu anlayacağız. Yeri geldiğinde acı olacağız, yeri geldiğinde sevinç, yeri geldiğinde de şiddetin ta kendisi… Şiddet illa birine uygulanan zulüm değildir. Birine söylediğimiz keskin bir söz, aşağılama, korku yüzünden itaat edişimiz, ülke ya da Tanrı adına yapılan her türlü organize hareket, bize benzemeyenleri ötekileştirme, önyargı, eleştiri, olduğu gibi kabul edememe bunların hepsi şiddettir. Ama hepsi bu değildir. Kendinizi herhangi bir dine mensup, bir partiye ait, bir takımın taraftarı olarak adlandırıp bunu dile getirdiğinizde de şiddet uygulamış oluruz. Çünkü kendimizi diğer insanlardan ayırmış oluruz. Kasıtlı yapmasak da kendimizi diğer insanlardan ayırdığımız için yine de ötekileştirme eyleminde bulunmuş oluruz. Her ne şekilde olursa olsun kendimizi diğer insanlardan ya da canlılardan ayrı tutmaya çalıştığınızda şiddet uygulamış oluruz. Bunu fark eden biri artık hiçbir partiye, millete, dine, ideolojiye ait değildir. O artık sistemin dışındadır. O artık insanı bütünüyle anlamayı başarmıştır. Bunu gerçekten ve gerçekte görmeyi başarmalıyız.

Şimdiye dek olan bitenden hep başkalarını suçladık. Suçlamak korkunun ürünüdür; insana güç verir. Suçlamada bulunan kişi bundan beslenir. Ama aslında suçlamak kendine acımanın değişik bir yoludur.

Anlattıklarım biraz olsun kafanızı karıştırmaya başladı ise bu güzel bir şey. Sorgulama sürecine girdiniz demektir. Sorgulayan zihin “Peki, değişim için ne yapacağımı söyle!” dediğinde bunu pek ciddiye almam. Zira bunu başkasına soran kişi, alışık olduğundan farklı bir otoritenin iç dünyasına yeni bir çekidüzen getirmesini ister. Artık o otoriteye hürmet edecek, onun yolundan gidecektir. Şimdiye dek üstüne basa basa söylediklerimizin ise hiçbir anlamı kalmayacaktır. Pek çok öğretide ustalar bile otorite sayılmaktan büyük haz duyar; egoları bundan beslenir. Bu yanlıştır. Herhangi bir otorite sizin iç dünyanıza karışamaz ya da müdahale edemez. Dışarıdan gelen bir düzen, düzensizlik yaratmaya mahkûmdur. Aklınız hiç bir otoritenin, arkadaşın, öğretmenin, ustanın, liderin, toplumun, ya da ebeveynin otoritesini yansıtmayacak kadar saf ve gerçek olmalıdır. Değişimin yeni bir otorite yarattığını görebildiğiniz an, otoriteyle olan bağınızı koparmaya yakınlaşırsınız.

Otoriteye geçit vermediğimiz an artık korku denen illeti içimizde barındırmayız. Peki, bunun sonrasında bizi ne bekler? Asırlardır üzerimizde bir yük olarak taşıdığımız şeyi reddedip ondan kurtulmayı başardığımızda ne olur? En başta özgür oluruz. Özgürlük eşittir sevgi. Korkunun ise zıttıdır sevgidir. Evrende sadece iki his vardır: biri sevgi diğeri ise korku… Sevginin karşıtı öfke ya da nefret diye bilinir ama yanlıştır. Korkudur. Zira öfkeyi de pek çok diğer duyguyu da korku yaratır. O yüzden korkunun yerine sevgiyi koymak gerekir. Sevgi ise ancak özgür insana mahsustur. Özgür olan kişinin kapasitesi artar; daha enerjik olur. Hayat daha yaşanılası bir gerçektir onun için. Her insan, her canlı, doğaya ait her şey onun için birdir, bütünün ayrılmaz parçalarıdır. Hiçbir şeyi, hiç kimseyi ötekileştirmez.

Özgür olan kimse kendiyle baş başa kalmayı başaran insandır. Kimseden, hiçbir otoriteden yardım beklemediğiniz zaman hayatı keşfetmekte özgürsünüz demektir. Artık hayatın en ufak molekülüne kadar her şeyin farkındasınızdır. Özgürlüğün olduğu yerde sonsuz bir enerji vardır. Özgürlüğün olduğu yerde hata yapılmaz. Hata diye bir şey yoktur zira. Doğru ya da yanlış yoktur. Özgürlük bir isyan, bir başkaldırı değildir. Korkusuz, özgür bir zihin en büyük sevgiyi hisseder ve içi büyük bir sevgiyle dolu insanın hayatında yapamayacağı hiçbir şey yoktur.

Herhangi bir görüşe, ideolojiye, inanca, değerlere takılıp kalmış bir zihin özgür sayılamaz. Bu zihnin canlı olduğu da söylenemez. Zihni canlı olmayan bir kişinin kendisi de canlı değildir. Sadece ve sadece kendinizle baş başa kalmayı, kendinizle yaşamayı becerebiliyorsanız, kendinizin ne kadar taze ve canlı bir varlık olduğunu fark edebiliyorsanız, o zaman gerçekten özgür ve mutlusunuzdur. Özgür bir zihinle her şeyi yapabilirsiniz. Taraf tutan, laf yetiştiren, dedikodu yapan, eleştiren, yargılayan, olmadık şeyler düşünen, durmadan işlemcisi yanarcasına çalışan zihin değil, sadece anlamak için takip eden bir zihinden bahsediyorum. Suyun güzelliğini, rüzgârın serinliğini, güneşin sıcaklığını, öten kuşun sesini kendi varlığımızla takip etmeyi becermekten bahsediyorum. Farkındalıktan bahsediyorum.

Çinliler “En karmaşık sorunların en basit çözümü vardır” derler. Bir şeye basit bir şekilde bakmak bizim yapamadığımız bir şeydir. Zihinlerimiz karmaşık olmayı sever. Bundan besler ve beslenir. Bu yüzden basit olmayı, basitliği unutmuş durumdayız. Paçavralar giyip basit yaşamaktan, yemeden içmeden kesilip inziva hayat sürmekten bahsetmiyorum. Eziyete dayalı şeyler basitlik değildir. Benim bahsettiğim açık olmak, saf olmak. Hiçbir çarpıtma olmadan karşındakine doğruları söyleyebilmeyi, olayları kendimiz gerçekte nasıl isek o şekilde olduğu gibi en gerçek haliyle görebilmeyi, bir şeylerden kaçıp uzaklaşmak yerine özgür gözlerle bakabilmeyi başardığımızda bizim için her şey en yeni şeydir. Basit olmak şartlandırmadan ve şartlandırılmaktan arınmaktır. Asırlardır inançlarımız, toplum, sınıf, gelenek, din, ekonomi, ideolojiler, dostlar, aile, deneyimler, yeme-içme alışkanlıkları, sanat, bilim, dil ve eğitim gibi şeyler tarafından şartlandırıldık. Bu yüzden herhangi bir soruna karşı verdiğimiz tepki de hep şartlandırılmış oluyor.

Bir kuş görürsünüz? Bu martı, serçe, yalıçapkını dersiniz. Ağaca bakarsınız, ismini hatırlamaya çalışırsınız. Ağaca verdiğiniz ad sizi şartlandırmıştır, gerçekte ağacı görmenizi engeller. Ağaçla iletişim kurmanın yolu ona dokunup hissetmek, titreşimlerinizi dengelemektir. İnsanlarla olan tüm ilişkilerimiz birbirimiz hakkında yarattığımız imgelere dayanır; buna yanılsama da diyebilirsiniz. Gerçekte ilişkiler birbirimiz hakkında yarattığımız yanılsamalar arasındadır, iki kişi arasında değil. Üstelik biz hep bu yanılsamaları besler ve güçlendiririz. Fikirler, semboller ve teorilerin havada uçuştuğu sanal bir dünyada yaşıyoruz. İlişkiler, mal mülk, maddiyat, her şey bu yanılsama üzerine kurulu. Tüm şartlandırılmışlıkların farkına vardığınızda kendinizi koca bir hapishanede, geçmişte, ölülerle beraber yaşadığınızı hissedersiniz. Bu da sizin özgür kalma isteğinizi tetikler.

Gençler sürekli topluma karşı isyan halindedir. Eski nesilden çoğu kişi bunu iyi bir şey olarak görür. İsyan özgürlük değildir. İsyan bir tepkidir. Bir şeye isyan ettiğinizde ondan daha farklı başka bir otoritenin arayışına girersiniz. Bazen sırf mevcut olandan kurtulmak için yaparsınız bunu. Bazen aslında sevdiğinizi cezalandırmaktır bu. Sadece şablon değişikliğidir isyan. Eskiyi alır yeni bir kalıba sokarsınız. Sanırsınız ki değişim oldu. Özgürlük değildir bu. Özgürlük farkındalığın en üst noktaya eriştiği noktada gelir. Her şeyi en net şekilde görmeyi başardığınızda harekete geçersiniz. Görmek eşittir harekete geçmek. Harekete geçmek anlıktır. O esnada zihin çalışmaz: tartışma yoktur, felsefe yoktur, deneyim yoktur, “Birilerine danışayım” düşüncesi yoktur, tereddüt yoktur. Gördüğün an harekete geçersin ve özgür olursun.

Özgür olmak bir şeyden kurtulmak değildir, özgürlük hissidir. Herhangi bir şeyi yapabilme özgürlüğüdür. Bunu ancak yalnızlığı başarabilmiş kişiler başarabilir. Ancak günümüz toplumunda içinde liderlik, gelenek, görenek, töre ve otoriteye yer olmayan bir yalnızlığa kaçımız hazırız?

Ölümden korkuyoruz, bu yüzden yaşama sarılıyoruz. Ölümle yaşam arasındaki mesafe korkudur. Ölümden korkarsın; yaşamın içinde her gün aynı hakaretlere, işkenceye, sıkıntıya, kedere maruz kalmayı tercih edersin. Ölüm ise aslında tüm bu dertlere son verecek bir kurtuluş sayılabilir. Ama yine de korkarsın. Çünkü ölüm bir bilinmeyendir ve bilinmeyene karşı olan korkun seni daha çok maddiyata, eşyalara, eve, arabaya, makama, şöhrete, ilişkiye, maaşını aldığın işe bağlar. Yarattığımız şablonlara ve yanılsamalara daha çok sahip çıkarız. Yaşayabilmeniz için ölmeniz şarttır. Burada bahsi geçen ölüm ise sizin içinizdeki siz olmanızı, birey olmanızı engelleyen her şeyi hayatınızdan çıkarıp özgürleşmenizdir.

Korku beraberinde kendini güvende hissetme ihtiyacını doğurur. Bu yüzden maaşlı işlerimize sıkı sıkıya bağlanırız. Bir dolu borcun harcın altına gireriz. Borçlanmak işe olan sadakati daha çok artırır. Para kazanmak sürekliliği olması gereken bir eylemdir. Kendini güvende hissetme ihtiyacından ilişkiler doğar. Hayatında biri olması sana güven verir. Ona dayarsın sırtını. Sonra her şeyden onu sorumlu tutarsın, o ayrı, ama senin vazgeçilmezindir o. Güven arayışı daima tam aksine güvensizliğe davetiye çıkarır. Her ilişkide güven aranır. Ama her ilişkiyi yıkan da yine güvensizliktir. Sevmenin ve sevilmenin verdiği güvene sığınırız. Ancak sevilmiyoruz çünkü sevmeyi bilmiyoruz. Eşinizi sevdiğinizi söylersiniz. İlişki size güven verir. Eşiniz size bedenini sunar, duygularınızı paylaşır, size destek verir. Ona ihtiyaç duyarsınız, çocuklarınıza bakar, güven ortamı kurar. Sonra bir bakarsınız artık sizi sevmez, sizi terk eder. O andan itibaren “Suratını şeytan görsün” havasına girersiniz. Sevginin yerini kıskançlık, nefret, hazımsızlık alır. Ne oldu “Sensiz yapamam edemem; öl de öleyim” havalarına? “Benim olduğun, isteklerimi karşıladığın sürece seni seviyorum ama karşılamadığın zaman senden nefret ediyorum.” Kendinizi karşınızdakinden ayrı hissettiğiniz ve gördüğünüz sürece ortada sevgi diye bir şey yoktur. Başa dönecek olursak ilişkilerde de ötekileştirme vardır. Sevginin ne olduğunu bilirseniz tamamen ikiniz de özgür olursunuz. İkiniz de özgür olursanız o zaman en saf halinizle seversiniz. Sevgi kalp işidir. Zihinle alakası olamaz. Düşünceler geçmişe aittir, şimdiye ait değildir. Kıskançlık gibi duygular geçmişin ürünüdür. Sevgi daima şimdidedir. Şimdiye aittir. Sevgide itaat yoktur. Sevgide saygı ya da saygısızlık yoktur. Nefret, kıskançlık, öfke olmadan, ne yaptığına ya da ne düşündüğüne karışmak istemeden, eleştirmeden, yargılamadan, kıyaslamadan, tüm kalbinizle, bütün vücudunuzla, tüm zihninizle kendinizi o sevgiye teslim ettiğiniz zaman hem özgürsünüzdür hem de özgür bırakmışsınızdır. Görev icabı sürdürülen, içinde sorumluluklar ve yapılması ve uyulması gereken kurallar olan ilişkiler insanı esir etmekten öteye geçmez. Bu tarz bir hayatı aslında kimse istemez. Sadece katlanma vardır. Bu da yaptığınız şeyi sevmiyorsunuz demektir.

Tanrıyı sevmek, vatanı sevmek, şarkıcıyı sevmek, kitabı ya da yazarı sevmek, şunu bunu yapmayı sevmek… Sevgi herkes tarafından yorumlanıp dile getirilir. Bize düşen, otoritenin tanımladığı şekliyle değil, bize uyan şekliyle sevgiyi bulmaktır. Bize belletilen kalıplara, şablonlara takılıp kalmadan, sevginin ne olduğunu kendi başıma öğrenmek istiyorum.

Gelişmişlik adı altında şehirlerimiz gittikçe daha da büyüyor; insanlar virüs gibi çoğalıyor, kalabalık apartmanlarda birbirlerinden bihaber yaşıyorlar. Akşamları yıldızları, sabahları güneşin doğuşunu seyretmekten acizler. Buna vakitleri yok! Güzel olan her şeyle bağlarımızı gittikçe yitiriyoruz. Doğayla bağını koparan insan ırkı kendini zihnine hapsediyor. Sadece zihinle alakalı işler yapmaya başlıyor. Teknolojinin esiri oluyor, televizyon izleyip uyuşuyor, modern köleler şeklinde çalışıyor. Bunların içinde yaptığımız belki de en güzel şeyler kitap okumak, konsere ya da tiyatroya gitmektir. Ama onlar bile doğadan kopuk yaşadığımız gerçeğini değiştirmiyor çünkü yarattığımız yanılsamaları güçlendirmeye alet oluyorlar.

Peki, tüm bunları aşıp özgür bir zihne nasıl kavuşacağız? Yazının başından bu yana üzerinde durduğumuz kişisel devrimimizi gerçekleştirip birey ruhunu yakalamayı nasıl başaracağız? Her şeyin farkında olan, son derece uyanık bir zihne nasıl sahip olacağız? Hayatın bir bütün olduğunu nasıl idrak edip deneyimleyeceğiz? Tek yolu var: Meditasyon! Meditasyon! Meditasyon!

Not: Devamı gelebilir. “Her yazında çözüm olarak meditasyon deyip deyip meditasyon hakkında bir şey söylemeden kesiyorsun” diyenleri duyar gibiyim. Onun da vakti gelecek. Hem size bir yol gösterecek olmam zaten yazının ruhuna aykırı olur:)

KD © 2014 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Sadece dergiye link vererek paylaşım yapabilirsiniz.

http://www.kuraldisidergi.com

KIZIMA..

Hep hatırlayalım..

bütün insanları dostun bil, kardeşin bil kızım,
sevginin ürünüdür insan nefretin değil kızım,
zulmün önünde dimdik tut onurunu,
sevginin önünde eğil kızım.
Ataol Behramoğlu

YETTİN TEVAZU!

Uzun ara ve biz..😉

Sonbaharın –sözde- ilk günleri yazıyorum ne mutlu! Yıllardır en sevdiğim mevsim olarak yerini koruyan bu mevsim son yıllarda asla olması gerektiği gibi geçmese de, candır.

Eveeeeet neler yaptık neler oldu bitti hemen Nazannesi’ne –bu arada şunun bunun annesi giderek çoğalıyor antipati duyuşum da öyle, taklitçi kurbağa ülkesiyiz ya.. (gıcık olmuş surat)- özet geçelim..

Öncelikle mükemmel bir yaz geçirdik bu sene onu diyelim. Gerek önceki yazılarda bahsettiğim yaz okulu gerek gezip gördüklerimiz çok hoş tatlar bıraktı geriye. Darısı bir dahaki yazın başına diyorum.

Biraz sağlık sorunlarım oldu, şöyle bir döndümmmmm bir bulandımmmmm-halihazırda da tam anlamıyla geçmiş değil ya neyse- ama tuz biber diyorum ona da. Bu senenin en güzel ayrıntılarından biri olan sigara bırakma tavrım senenin sonlarına yaklaşırken beni daha da mutlu ediyor. İsteyen herkes bırakabilsin dilerim tüm kalbimle.🙂 –Ekim’de 1 sene olacak-

Blogumun ana hedefi neydi hemen onu da hatırlayalım Naz yavrusuna miras, geçmişi anımsamak, taze tutmak.. İşte sanal mirasıma iyi kötü sahip çıkaraktan gözlem aktarımı yapayım ve neymişim ne olmuşum diyeyim diyorum.

Yaz mevsimi alabildiğine gözlem yapılan aylar oluyor anneler için. İşte tatildi, oteldi moteldi, yolculuktu derken bir çok ebeveyn ve çocuğa rastlanıyor. Önceki yıllarda, Naz küçükken çok doğal olarak gözlem dediğim acı ama gerçek, bağımsız bir kıyas şeklinde ortaya çıkıyordu. Benimki şu ara şuna taktı, sende durum ne? Ne yedi ne içti, neyi ne kadar kendi kendine yapabiliyor vesaire saçmalıkları yani.😉 Şimdilerde ise bambaşka hallerdeyim. Gene ister istemez çocukların davranışlarına odaklanıyor insan, saygılı mı, sevgili mi-o nasıl oluyorsa:)))))- gibi gibi. Her geçen 5/6 ayda nasıl büyüdüğüne şahit olduğum kızım beni şaşırtmaya devam ediyor. Naz’ı tanıyanlar bilir kalıbına sığmayan bir çocuk o. Hareketli çocukların şöyle bir talihsizliği oluyor, bir mevzu olduğunda tüm başlar onlara dönüyor, her türlü muzurluk onlara yakışıyor örneğin. Ama herkesin –bazen ben bile- atladığı bir durum var ki, doğru değerler verilerek yetiştirilmiş çocukların duracakları yeri biliyor oldukları.

Şu her kurala uyan, mum çocuklar kişilik özelliği değil ama aile yönlendirmesi/baskısı artık ne haltsa sebebiyle mumlarsa hem acı patlıyorlar hem de acımasız oluyorlar. Tecrübeyle sabit bir şey söylediğim. Derdim sınıflandırma yapmak değil asla ama her çocuğuda çocuktur deyip aynı kefeye koyamıyor insan. Lafı bu kadar dolandırmamın aslı şu, Naz ve arkadaşları denizde saldan atlıyorlarmış, eğlence bu ya atla, tırman bir daha bir daha.. Bir süre sonra salın üzerine bir kaç yetişkin insan da gelmiş. Onlar yatıp güneşleniyorlar tabii. Gene atlamış bizimkiler ve Naz tırmanırken sala yetişkinleri ıslatmış olabileceğini düşünüp güneşlenen kadının yanına gidip özür dilemiş. Baktım arkadaşlarını orada bırakıp geldi iskeleye, sorunca anlattı geliş sebebini ama özürden filan bahsetmedi, ıslanıyor insanlar dedi sadece. Bu arada aralarındaki en küçük benim kızım yani her biri ilköğretim öğrencileri, 4/5/6 filan. Neden sonra özür dilediği kadın şezlonguma geldi ve sizi tebrik etmek istiyorum diye lafa girdi hemen. Yazdığımı anlattı ve Naz’ı iki gün evvelde çalışanlarla konuşurken işittiğini, onlara ne denli yardımsever ve kibar yaklaştığından bahsetti. Ben de onun nezaketinden, gelip tanışmasından duyduğum mutluluğu söyledim karşılıklı kırılıp döküldük. :))))) Ve ben hepsinden daha önemli bir pay çıkardım kendi adıma, ektiğimi biçiyordum. Arada Naz bana gelip ama serviste ama apartmanda arkadaşlarının hostes, şöför, çalışan artık her kim ile ilgiliyse taşkın ifadelerini anlatır. Her birinin altında ‘benim param ile buradasın’ vardır o ifadelerin, o çocukların her birinin annesi/babası o kişileri iki lafı ile attırma hakkına da sahiptir mesela. Gereksizdir nezaketin öylesi, kendi gibi gördüklerine nezaketi öğrenir şartsa ve vakti gelince.

O vakit hiç gelmez aslında ve şimdinin ‘ben varım’ diyen minnakları yarın bir gün de erkek/kadın fark etmez ukalası, ben bilirimcisi, hor göreni, kendine kimseleri layık bulmayanı olur. Şimdinin genç ebeveynleri orta yaşlılar olunca da ‘Her şeyi yaptık onlar için gene de yaranamıyoruz, mutlu edemiyoruz anlamıyorum.’ derler. İnsan gibi insan olmak dışında her şeyi verdiklerini de fark edemeden dünyayı terk ederler zaten.

Bu konuda tavrım çok net ve köşeli benim. Hadsiz yetişkine de çocuğa da tahammülüm yok. Çocukları uyarmamak özgüvenli yapmıyor, eğitip, öğretmek, tabiri caizse ‘terbiye etmek’ yetiştiriyor hayata, dünya insanı yapıyor onları.

Döktürdüm ve bitiriyorum.. Daha yapacak işim çokkk.. Beşinci mak.çamaşır da yıkandı asılmayı bekliyor. Yollardan alıp getirdiğim, işlem bekleyen sebzelerim var hala. Bu sene derin dondurucu işini sanırım biraz abarttım, ihtiyacınız olursa çeşitli yaz sebzelerimiz mevcuttur.

Tamam gerçekten bitti bu kez.

Sevgi sevgi sevgi..

Ben

Mükemmel bir yazı saat 01:25!

Bir zamanlar ben de öyle olduğumu sanıyordum belki o halimle için için gurur duyuyordum, abartmayayım ama birilerinin beni ‘mükemmelliyetçi’ olarak etiketlemesi hoşuma bile gidiyordu toy yaşlarımda. Çünkü hayatıma sığdırabildiğim kadar vardım ve bunları kendi ölçülerimce kusursuz yapabildiğimce huzurluydum.

HAYIR!

Bilakis sindirebildiğim kadar yaşadığım zaman huzurluyum ben.. Koşturmadığım, makul bir tempoda kaldığım, ‘gönül’den sevdiklerime zaman ayırabildiğim, kasmadığım, kasılmadığım sürece mutluyum.

Her şeyden eser miktarda tüketmeyi, yapmayı, edinmeyi, yaşamayı ne yazık ki zaman içinde öğreniyor insan.

Hala öğreniyor olmaktan, öğrenecek olmaktan ayrıca mutluyum o işin bambaşka bir yanı fakat temel taşları biraz biraz oturtmuş olmak gerekmiyor mu acaba bunca yıl? Nedir önceliğin? Ne için yaşıyorsun? Hedefin ne? Neye debeleniyorsun bu hayatta? Debeleniyor musun? Dillere pelesenk birinde bir tebessüm yaratabilmek mesela, sadece ‘hmm evet peki oldu’ mu senin için.. Bak bence değil, ben gerçekten de özellikle de tanışık olmadığım bir canlıda yarattığım tebessüme çok mutlu oluyorum. Dolaylı olarak ya da direk birinin keyfine keyif katmayı, yahut huzursuzluğunu almayı seviyorum. Bu sanki bir ele iki karpuz sığdıracağım, insanlarda bana ‘vay be’ diye alkış tutacaklar hatta daha da vahimi ben öyle sanacağım hissinden çok daha kıymetli.

Kimse aynı günde bir sürü şeyi yapabildiğimiz için bize kıymet vermiyor bir kere bundan emin olalım. Şuna da yettik, bunu da hallettik, şuralara buralara da gittik geldik vs diye aaaa ooooo olmuyor çünkü hayat herkes için el kadar çocuklar için bile hızlı akıyor artık. Bir günde herkes kendi çapında 1500 tane şey yapıyor işte. Yapmayanı makbul artık!😉 Birbirimizden farklı olarak, bazılarımız daha iyi organize olabilen daha pratik belki daha yetenekli, belki eli daha iyi iş tutan insanlarız sadece bu ve o kadar önemli değil.

Dostluğumuz kıymetli.

Dar zamanda birbirimizin yanında bitebilmemiz önemli..

Olaylar tazeyken işitebilmemiz, desteğimiz önemli..

Siz bunlardan haber verin.. Haydi deyince kim kime ne kadar zaman ayırabiliyor örneğin? Yoksa başlıyor mu saymaya, şu var bu var şuna gideceğim sonra bu olacak ardından bu olacak bıdıda bıdı diye.. Yaa işte mükemmel hayatlarımızın dayattıkları bence oralarda gizli. Bunu ben kendi adıma çok yaşadığım için yazdım.

Böyle telaşlarda insanları emin olun yakın çevresi dahil sıkıntıda bile olsalar rahatsız etmeyeyim şimdi diye aramazlar, açılmazlar çünkü oluşturdukları ‘mükemmel’ balonları böyle bir algıya sebep olur.. –ay bu cümle bir garip oldu, devrik gibi mi?-

 Gezegenimden sebep olsa gerek nasıl bir öğretici, eğitici haldeyim aman diyeyim!😛 Yakaladığıma hayat dersi veresim var hani o derece yani :))))))

Ulemayım şu sıra Ben.. –fetva potansiyelim sebepli yazdım abuk sabuk bir yere çekmeyiniz-

ps:bu yazım taslak haldeyken posta formuna geçmiş gözüküyordu evvelden de geldiyse kusura bakmayın, daha da cuk oturmuş o zaman..

Saat 00:58

yorumlar kapalı e posta her daim evrim75@gmail.com

Ve cuk alıntım..

Zakir Hussain’i bir kaç kez canlı izleme, dinleme şansını yakaladım İstanbul’da ve 10 küsür senedirde hayatımda kendisi.. Sizede ucundan azıcık..

Mükemmeliyetçilik Mi? Benden Uzak Dursun!

Temmuz 2014

Duygu Gümüşçağlayan

Hani en iyi özelliğim mükemmeliyetçi olmam diye böbürlenen insanlar vardır ya, işte ben de yıllarca mükemmeliyetçiliğin iyi bir şey olduğu yanılgısıyla yaşayanlardandım. Bir işi yapıyorsan tam yapacaksın! Yoksa hiç yapma daha iyi tavrı takınanlardandım. Meğer hem kendime hem başkalarına ne kadar yorucu davranmışım. Fark etmem, idrak etmem, kabul etmem, değişim yönünde adım atmam maalesef uzun sürdü. Bu yazı ile yıllarca baskı altına aldığım kendimden ve aşırı taleplerimle bunalttığım herkesten özür dilerim. Mükemmeliyetçilik mi? Artık benden uzak dursun! Mükemmeliyetçiliğimden mükemmel (!) bir hızla özgürleşiyorum.

Mükemmeliyetçilik, Gordon H. Flett ve Paul L. Hewitt (2002) tarafından kendine yönelik, başkalarına yönelik ve sosyal olarak belirli mükemmeliyetçilik olarak üçe ayrılıyor. Kendine yönelik mükemmeliyetçilik, sürekli olarak kendini eleştirme, gerçek dışı standartlar belirleyerek ve kendinden son derece yüksek beklentiler ile bir nevi kendine zulüm etmesi olarak tanımlanabilir. Başkalarına yönelik mükemmeliyetçilik de ise kişi belirlediği gerçekdışı beklentilere başkalarının uymasını bekler. Aşırı talepkar ve hata bulma eğiliminde olduklarından genellikle doyumlu ilişki kuramazlar ve öfke dolu olurlar. Sosyal olarak belirli mükemmeliyetçiler ise onay ve takdir görebilmek için çok yüksek standartlara ulaşmaları gerektiğine inanırlar. Başkalarının onlardan aşırı beklentileri vardır ve bu beklentileri yerine getirmezlerse kabul görmeyeceklerdir. Bu yanlış inançlarla birlikte de depresyona, öfkeye, sosyal kaygılara davetiye çıkarırlar.

Artık kendime zorlu bir iş sonrası, zahmetli bir uğraş sonrası mutlaka ödül veriyor ve başarmış olmanın hazzını, keyif duygusunu yaşama izni veriyorum. Mükemmeliyetçilikleriyle övünenlere de acil şifalar diliyorum.

Neden mi? Çünkü mükemmeliyetçilik tek başına gelmiyor. Yanında yalnızlık duygusu, ifade güçlüğü, öfke kontrolünde zorlanma, performans yitimi, içe kapanma ve depresyon gibi pek hoş olmayan durumları da getiriyor. Kendi adıma bu durumların her birinden nasibimi yeterince aldığımı düşünüyorum. İnsan kendine hata yapma hakkı tanımadığında hayatın doyumunu kaçırarak en büyük hatayı yapıyor; geç de olsa anladım. Mükemmel olayım, olsunlar, olalım derken iyi olmayı ve iyilik halini yaşatmayı kaçırıyor. Mükemmel, iyinin düşmanıdır diye boşuna denmiyor. Mükemmel olmalı diye tepinirken huzurlu, doyumlu ve dingin kalınmıyor. Zaman geçiyor ve hiçbir şey yeterince mükemmel olmuyor. Eh o zaman?…

Bu yazı da çok mükemmel olmadı ama varsın olmasın!

www.kuraldisidergi.com

Yaz okulu Naz okulu

Naz bu sene ilk defa kendi devam ettiği okulun yaz okuluna katıldı.. –Özel Sezin Okulu- Çok açık söyleyebilirim, geç kalınmış bir kararmış bizim için. Her sene bir bahanemiz vardı oysa.

En sabit bahanem ise, yahut geçerli diyelim,

‘Aaa çocuk yeni çıktı okul temposundan, ne okulu şimdi?’

En geçerli ve masum görünen bu bahanemi, Haziran ayı içerisinde yapılacak olan tatil planları takip etti. Zaten Çekmeköy bizim eve yeterince uzaktı, çocuk tüm sene o yolu tepiyordu, şimdi ne gerek vardı. Bitmedi bitmedi ve Naz gitmedi.

Ama bu sene Evo’nun pili bitikti. Yapacak çok şeyi, az zamanı ve enerjisi vardı. Kızı büyümüştü, onun hayatını doldurmak eskisinden daha zordu. Voleybol antremanları sona ermişti sadece piyano dersleri ile koca haftayı devirebilecek miydik? Ben ona, sabah öğle ikindi akşam menüsü hazırlayabilecek gücü ve zamanı bile göremezken kendimde..

O sırada yetişti yaz okulumuz.. Hem ne yetişmek..

Bıktırmayan..

Tadında..

Kıvamında..

Bu okulun en sevdiğim yanı hep bu oluyor zaten, yapılan, sunulan her şey her zaman o kadar ölçülü oluyor ki.. Tat damakta kalıyor kalmasına ama hedefe ulaşılıyor.😉

Ne kadar zaman isterseniz o kadar zaman için kayıt olma şansınız var. Yüzme gibi her gün mutlaka olan spor dallarının yanı sıra tenis gibi serpiştirilen spor dalları ile bezeli, her gün görsel sanat faaliyetlerinin, müziğin, yabancı dilin mutlaka olduğu üç öğün dolu dolu yenen sabahtan akşama dopdolu bir üç haftayı tamamladık.. Yarın son gidecek ve bitirecek Naz.

Biz butik bir okul olduğumuz için arkadaşları bir biçimde tanıyor oldukları ama farklı ortamlarda bir araya gelmeleri, farklı yaş grupları ile eşleşmeleri çok faydalı oldu. Hep söyledim söylemeye de devam edeceğim koca sene okul zamanı edinemediği deneyimi üç haftada yaz okulunda edinebiliyor çocuklar. Orası çocukları bunaltmadan disipline edebilen yani aslında hepimizin arayıpta bulamadığını düşündüğü şey.

Her yaz okulu için aynı yorumu yapabilmek mümkün değil elbette o yüzden de ben en çok çocuklarınızın devam ediyor oldukları okulların varsa yaz okullarını tavsiye ederim. Hem mekan algıları hem tanıdık yüzler açısından adaptasyonları daha kolay olacaktır. Adapte olmak sıkıntı yaratmayınca su gibi akacaktır. Güzel organize olunmuş, oturmuş bir programda da çocuğunuz haklı ama değen tatlı bir yorgunlukla eve dönecektir.

Kaldığımız yerden yaza devam..

Ben   

 

Bir tatlı huzur bulmak için

Mümkünse biraz yürüdükten sonra apartman kapısına erişelim. Etrafta ağaçlar olsun, her türlüsünden, kışın da yeşilini koruyanlar mutlaka olsun ama.. Uyumsuzlukların uyumu olsun apartmanda da evlerde de. Ben ki nizam manyağı, bunaldım site dayatmalarına kurban edilmişlerden, o yaşam için geleceğini bloke etmiş insan görmekten, bildiğin gelecekten çalmaktan ipoteklemekten. Ne için?

Evet evet biraz yürüyüp apartman kapısına erişeyim tıpkı çocukluğumun apartmanı gibi, hanımeli, frezya, akşam sefası, defne ağacı, dut ağacı, erik ağacı, çam ağacı, çitlembik hepsi hepsi hepsi olsun, benim çocukluğumdaki bahçede olduğu gibi. Hala var biliyor musunuz? Ne acı ve ne mutlu ki hala var.. Mesela bir değişik bir alt modeli şu an benim oturduğum evin bahçesi. Elbette daha yeni, daha başka ama var işte. Apartman çocuğu oldu diye üzülüyorduk ya, ben seviniyorum, site ve rezidans çocuğu olmadı ya, apartman çocuğu oldu, iyi kötü arkadaşları oldu, iyi kötü bahçe gördü, görüyor, çıktı oynadı, oynuyor..

Bundan sonrasını bilemiyorum ben de.. Muhteşem peyzajı ve mimarisi ile bir site mi paklar bizi, yoksa mahalle deneni-kaldıysa-teneffüs etme şansımız var mıdır kalan ömrümüzde az biraz daha gerçekten bilemiyorum.

Hali hazırda gittiğim yok.

Endişe yok.

Yıkılan, dökülen yok.

Karar yok.

Niyet var.

İstek çok..

Prim var prim.. Bilmem anlatabiliyor muyum?

Para ardından parayı çekiyor, ardından da insanları.. Bir de benim gibi, olurda yıkılırsa bu kadar ağaç ne olacak peki diye saf saf soran var..

Konfor, sana sesleniyorum alma insanoğlunu esaretin altına artık rahat bırak. Parasız konfor da yaratılabiliyor bırak onu yeniden keşfedelim. Ben kızıma bu sene yeni öğrettim bizim çelik kapının az kendine çekip sonra salınca açıldığını, çlink, klink açılıp her şeyin tek tip ve tek düze olanını istemiyoruz ki biz..

Bir tatlı huzur mu?

Kalamışta mı?

Var olmaz mı?

Alası var.. Yaşatırsan..

Evini, semtini, mahallesini çokkkk seven

Ben

ps: Bu arada Kalamış’ın hali hazırda en yüksek binaları içindeyiz, varın siz düşün yıkılacak olması halinde yapılacak olan bence sevimsiz yapıyı.. 30/35 katlı, camdan şeyi.. Artık başka ülkelerin cazibesini anlatmak ‘pek çok’ açıdan daha kolay, ne hazin..

Yazın Evde Yapılacak 10 Aktivite Önerisi

Okulumuz -Özel Sezin Okulu- blogundan yaptığım alıntı ile henüz tatile çıkmamış olanlarınıza ya da yazlık evinde zaman geçirenlerinize fayda sağlayabileceğimi düşünüyorum. Boğucu sıcaklara hoşgeldin derken nerede olursak olalım, akıl ve beden sağlığımıza sahip çıkabilmek adına günün belirli saatlerini kapalı mekanlarda geçirmekte fayda var.

Ben

İşte, yaz boyunca, çocukları özellikle evde geçen günlerde sıkıntıdan kurtarmak, yıl boyunca öğrendiklerini unutmamalarını sağlamak ve düşünsel becerilerini geliştirmek için hazırlanmış 20 öneri. Hepsi de oldukça basit ve pratik. Hem de eğlenceli.

*Haziran, Temmuz, Ağustos aylarını kapsayan bir takvim yapıp. içine yazın yapmak istediklerini yazdırabilirsiniz. Ve sevdiği gibi süsleyip, odasına asabilir.
*Çocuklar için hazırlanmış bir yemek tarifi kitabı alarak buradan birlikte seçeceğiniz yemekleri, kekleri, pastaları yapabilirsiniz.
*İnternetten veya bir kitaptan faydalanarak origami sanatına giriş yapabilirsiniz.
*Müziğe ilginiz varsa evde basit gereçlerden müzik aletleri yapılabilirsiniz. Maraca, rain stick, kutu gitar bunlardan sadece bazıları:(http://www.enchantedlearning.com/crafts/music/)
*Yazın ev sevilen tatlısı olan dondurmayı evde yapmak da çok keyifli olacaktır. Hele yemesi daha da fazla… (http://www.lezzetci.com/yemek_tarifleri/cilekli-dondurma.html)
*Çocukları biraz bilgisayar başından kaldırabilmek için onlara eski usül masal anlatmaya ne dersiniz. Hatta bu masalları müzikle, kostümlerle hareketlendirebilirsiniz.
*Bir akşam parkta veya bahçede ateş böceği avına çıkın. Tabii yakalanan ateş böceklerine zarar vermeden geri bırakın. Daha sonra çocuğunuzu ateş böcekleri ile ilgili bilgiler toplayıp küçük bir kitapçık yapmaya cesaretlendirebilirsiniz.
*Bir kuş gözlemle aktivitesine katılıp çocuğunuza civarda yaşayan kuşları, göçle gidip gelenleri tanıtabilirsiniz. *Gördüğünüz kuşları bir kitaptan bulup işaretleyebilirsiniz.
*Taş koleksiyonu yapmaya başlayabilir. Tatilde deniz kıyısında da farklı taş veya kaya örnekleriyle koleksiyonu genişletebilir.
*Küçük kesilmiş boş kağıtları zımbalayıp birlikte çizgi film defteri hazırlayabilirsiniz. Unutmayın ki ilk resim destenin en alttaki sayfasından başlayacak ve yukarı doğru değişecek.

Daha fazlası için: http://www.educationworld.com/a_curr/profdev073.shtml#sthash.283QMApW.dpuf
http://www.egitimveotesi.com

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 34 takipçiye katılın